“Hep sonradan gelir aklım başıma hep sonradan, sonradan…”
Neden gerçekten yarın ölecekmişiz gibi yaşayamayız bu hayatı?
Ya da birkaç saniye sonra bitecekmiş gibi?
İllâ başımıza kötü bir şey mi gelmeli?
Yapmak isteyip de yapamadıklarımız…
Söylemek isteyip de söyleyemediklerimiz…
Haykırmak isteyip de sustuklarımız, içimize bağırdıklarımız!
Hep bir “keşke”ler yığını mıdır insan?
Barış çiçeğim…
Senin kanatlarına ve bembeyaz, onurlu açan güzel çiçeklerine sığınıyorum.
Barışın umuduyla bir bayrak gibi taşıyorum beyazını.
O bayrakla tüm âlemi dolaşıp, barışın tüm âleme sirayet ettiğini görünmez olup, izlemek istiyorum coşkuyla.
Malabadi Köprüsü…
Yüzlerce yıla ve yolculuğa tanıklık etmiş, yüz binlerce insana yataklık etmiş.
Kimler kimler, önemli görevlere taşlarına basa basa geçip gitmiş.
Atların, katırların, bilmem ki belki de develerin sırtında…
Ne hayaller, ne ipekler, ne rayihalar, ne baharatlar…
Atların nal seslerini duyar gibiyim köprünün kalın duvarlarında.
Muhteşem kubbelerin sığacağı kemerinin altından nice sandallar geçmiş.
Ne gölgeler akıp gitmiş zamandan…
Ama hep dimdik ayakta; vakur, kendinden emin, kale gibi sapasağlam.
Son günlerde de ne güzel yapıldı.
Her yanı tarihe içten bir saygı duruşu,
Bizlere de güzel bir buluşma noktası…
Bu toprakları terk etmeye hiç de gönüllü olmayan yağmur bulutları,
yine bir fırtına, bir kıyamet derken yakalayıverdi bizi orada.
Koştur koştur sığınıverdik, çocuksu bir sevinçle, Batman Çayı’nın kenarındaki şirin kafeye.
Ancak orada da koltuklar sırılsıklam, biz sırılsıklam.
Saçlarımızdan sular akıyor.
Tam beş tane köpek yavrusu geldi yanımıza.
Onlar da sersem sersem dolanırken sırılsıklam,
tüyleri yapış yapış…
Yine de oynaşıveriyorlar birbirleriyle.
Batman Çayı masmavi, yemyeşil…
Öyle sıcak bir mavi-yeşil ki, içim ısınıyor.
Islak patikalar bembeyaz, pırıl pırıl.
Her şeyde başka bir ışıltı bugün.
Yeryüzüne inmiş gibi yıldızlar.
Yağmur usul usul çiselerken yavrular,
hoplaya zıplaya, yuvarlana yuvarlana…
İyice sırılsıklam olurken, peşlerinden gidiveriyorum
içimdeki çocuktan taşan kahkahalarla!
Kemerin altındaki turkuazın peşinde,
büyülenmişçesine geçiveriyorum soldaki küçük kemerin altından.
Ansızın yağmur dindi.
Önümde ışıltılı bir orman…
Her bir yaprağında yağmur damlaları parlıyor, damladı damlayacak.
Çamların iğnelerinden saçlarıma, yanaklarıma iniyor damlalar.
Pıt pıt, ılık ılık.
Ayaklarımın altında kaygan çimler…
ıslak, ılık, yumuşacık.
Yürürken bembeyaz güllerle kaplı gül ağaçları ışıl ışıl.
Harikulade bir bahçe…
Ortasında taş bir ev.
Tek katlı, tahtadan verandalı.
Kenarlarda Japon gülleri, renk renk salıntılı.
Begonviller sarmalamış her yanı.
Bir salıncak var…
hafif bir gıcırtılı.
Yavrular verandanın merdiven kenarlarına heykel gibi sıralı.
Evin sıcak, loş ışığı kapandı.
Huzurlu, sessiz bir gece başladı.
Yavruların sıcak nefes alış verişleri gelirken kulağıma,
salıncak beni çağırdı.
Yediveren bir limon ağacının beyaz çiçeklerinin mis kokusu…
Üzerimde sanki bir uyku tulumu.
Kıvrılıp uzanıverdim salıncağa.
Bırakıverdim kendimi sudan yapılmış bir beşiğe.
…
Siz hiç kahkaha atarak uyandınız mı uykunuzdan?
Ya da bir sevdiğiniz oldu mu uykusunda kıkır kıkır gülen?
Öylesine bol kahkahalı, gülüşmeli,
“güneşten sesler” gibi bir koroya uyandım sabahında o gecenin.
Sonra takip ettim o sesleri…
Hansel ve Gretel’in ekmek kırıntılarını takip ettiği gibi.
Karşımda ağaçların arasında ay ve güneş birlikte akıyor gibiydi.
Yamaçtan aşağı inerken efil efil…
Güzelim çocuklar ve kadınlar…
Hepsi birbirinden güzel ve mutlular!
Nehir akıyor turkuaz…
Bu parıltıya ne desem az!
Nehrin içinde…
Saçları gümüşten gelin simi gibi aydınlık bir kadın.
Kollarının arasında bir çocuk bedeni.
Ovuyor, sarıyor, iyileştiriyor şifalı elleri…
Çocuğun acılarını bir alev topu gibi
göğe savuruyor avuçlarından.
Çocuk doğrulunca sudan,
koşuyor annesine ve arkadaşlarına.
Gelincikler her yanda…
İşte sımsıkı bir kucaklaşma…
Şifalı ellerine kadının bu sefer genç bir kız geldi.
Eşsiz bir ciddiyetle yaparken işini, kadının alnında bir martı belirdi.
Kanatlarını açmış, havalanacakmış gibi.
Uyanırken güzel kız, martı da sakinledi.
Kızın etrafını çevreleyen kardeşleri
ona ipek ve dantelden tertemiz kıyafetler giydirdi.
Saçlarına çiçeklerden taçlar yerleştirdi.
Ben hem tanıyor gibiyim hepsini
hem de hiç bilmiyor gibi.
Ulaşmak için gümüş saçlı kadına yöneliyorum o tarafa…
Ne yazık ki, içimden geçiveriyor çocuklar.
Hiç orada yokmuşum gibi, hiç görmüyorlar beni.
Atılıveriyorum suya.
Dalgalar çarpıyor ayaklarıma.
Bembeyaz köpükler saçılıyor etrafa.
Su, bir tül perde oluveriyor üzerime.
Gözlerimi aralarken ürpertiyle…
Balkondaki çiçeklerin rüzgârla titreşen gölgeleri…
Bir kırlangıcın süzülüşü…
Islak balkon seramiği üzerinde.
Bir düş kadar…
Bir köprü kadar bile kalıcı değilken biz…
Neden anı, anda yaşamayı düşünemeyiz?