USD
00,00
EUR
00,00
USD/EUR
1,000
ALTIN
0.000,00
BİST
0.000,00

SORUMLULUKLARIMIZI KUŞANMAK

SORUMLULUKLARIMIZI KUŞANMAK

Erdem eksenli bir dünyayı inşa etmek için, ötekinin acısını tahayyül ederek acı çekeni anlayabilir ve kavrayabiliriz. Bunun için; merhameti, adaleti, yarenliği ve iyiliği inşa etmek durumundayız. “Acı duyuyorsan canlısın, başkasının acısını duyuyorsan insansın”  ‘Altın Oran’daki temel prensibi hayatın her alanına hâkim kılmalıyız ki, insani davranışın mücessem şekli ortaya çıksın.

Başkasını dinlemek lazım aksi halde,  dinleme yeteneğimiz körelir.

Başkasını görmek lazım aksi halde, görme yeteneğimiz körelir.

Başkasını hissetmemiz lazım aksi halde, hissetme duygumuz körelir.

Bilmeliyiz ki bütün duyularımız ve duygularımız, dışımızdaki ötekini anlama, kavrama ve algılama üzerine ayarlıdır. Bu ayarı bozmamak ve sorumluluklarımızı bu çerçevede tasavvur etmek durumundayız.

“Susuzun su için inlediği gibi, su da susuzluğunu gidereceği bir dudak arar” irfan yüklü hikmetli sözü esas alarak, su arayan dudakla, dudak arayan suyu buluşturmak temel görevimiz olmalı. Böylece, “Kalbten kalbe giden yolu” açarak kandilleri yakıp, karanlıkları dağıtabiliriz. Zira, “Karanlık, aydınlığın yok olması halidir.” Aydınlık olunca, karanlıktan eser kalmaz. Bize düşen görev aydınlık meşalesini yakarak, insanlığın özlem duyduğu iyiliği, merhameti, adaleti, fıtratı, nezaketi ve nezaheti yaymak ve bu çerçevede Rol model olmaktır. Bütün bu güzellikleri davranışlarımızla göstermek gerekmektedir.

İslâm davetçisi Dr. Abdurrahman es-Sümeyt başından geçen bir anekdotu şöyle anlatıyor:

“Bir gün Afrika’da görev yaptığımız bir sağlık merkezinde, küçük çocukların tedavi edildiği bölümde bir kadının hıçkırıklar içinde ağladığını, doktora yalvarıp yakardığını duydum. Israrı ve çaresizliği beni derinden etkiledi. Doktorla konuştum. Bana şöyle dedi:

“Bu kadıncağızın bebeği aslında tıbben ölü sayılır. Yaşasa bile bilinci olmayacak. Onu bakıma aldığımız çocukların arasına katmamı istiyor ama bu çocuğa harcanacak para boşa gidecek; çünkü birkaç günden fazla yaşayamaz. Bu imkânlar başkalarına daha faydalı olur.”

Anne ise, doktor benimle konuşurken gözleriyle bana yalvarıyordu. Tercümana dedim ki: “Anneye sor, çocuğu için günde ne kadar para gerekiyor?”

Söylenen miktar o kadar azdı ki, benim ülkemde bir şişe gazoz parasına bile denk geliyordu.

“Hiç sorun değil,” dedim, “bunu kendi cebimden öderim.” Kadını sakinleştirdim. Kadın elimi öpmek istedi, izin vermedim. Ona: “Bu, çocuğun için bir yıllık masraf,” dedim. “Para bittiğinde” bir yardımcımı işaret ederek o sana gerekeni verecek.” Bunun için kendisine bir belge de yazdım.

Aylar, yıllar geçti… Doğrusu ben o çocuğu çoktan ölmüş kabul etmiş, yaptığımı da sadece yeni Müslüman olmuş zavallı annenin kalbini hoş etmek için atılmış bir adım sanmıştım. Zamanla olayı tamamen unutmuştum.

Aradan on iki yıldan fazla zaman geçmişti ki, merkezdeyken bir görevli yanıma geldi: “Bir Afrikalı hanım sizi mutlaka görmek istiyor, defalarca geldi,” dedi. “Getirin,” dedim.

İçeri girdi; yanında yüzü nurlu, sakin bir çocuk vardı. Kadın bana: “Bu oğlum Abdurrahman,” dedi. “Kur’ân-ı Kerîm’i ezberledi, birçok hadis öğrendi. Sizinle birlikte İslam’a davet eden bir davetçi olmak istiyor.”

Şaşırdım: “Peki neden bu konuda ısrarla bana geldin?” dedim. Hiçbir şey anlamamıştım.

Çocuğa baktım. Sakin bir edayla Arapça konuştu ve dedi ki: “Eğer İslam’ın rahmeti olmasaydı, bugün hayatta olmaz ve karşınızda duramazdım. Annem bana sizin onunla yaşadığınız o hikâyeyi ve çocukluğum boyunca benim için yaptığınız yardımı anlattı. Sizin himayenizde olmak istiyorum. Afrika dillerini çok iyi biliyorum, insanları tanıyorum. Davet çalışmalarınızda sizinle çalışmak istiyorum. Yiyecekten başka bir şeye ihtiyacım yok. Bir de Kur’an okuyuşumu dinlemenizi isterim…”

Sonra Bakara Sûresi’nden ayetler okumaya başladı. Sesi içliydi, gözleri ise kabul etmem için yalvarır gibiydi.

O an hatırladım ve annesine: “Bu, bakıma alınması reddedilen çocuk mu?” diye sordum. “Evet, evet!” dedi. Çocuk da ekledi: “Bu yüzden annem beni size getirmekte ısrar etti, hatta bana adınızı verdi: Abdurrahman.”

Dr. Abdurrahman es-Sümeyt der ki: “O an ayaklarım beni taşıyamadı. Büyük bir sevinç ve şaşkınlıkla yere yığıldım, neredeyse felçli gibiydim. Ağlayarak secdeye kapandım ve şöyle dedim: ‘Bir şişe gazoz parası bir canı hayatta tutuyor, bize de ümmetin ihtiyaç duyduğu bir davetçi kazandırıyor!’”

O çocuk, daha sonra Afrika’nın kabileleri arasında en tanınmış ve en çok sevilen davetçilerden biri oldu.

Nice küçük sadakalar vardır ki, nice hayatları değiştirir, insanları mutlu eder. Nice paralar da vardır ki, amaçsızca harcanır, hem bize hem ümmetimize yük olur…”

“İyilik yap denize at, balık bilmezse xalıq (Yaradan) bilir.” demişler.

Yapılan hiçbir iyilik boşa gitmez. Her iyilik bir tohumdur, sen o tohumu ekmeye bak. Gün gelir o tohum meyveye durur, çınar olur ve bütün canlılar ondan istifade eder.

Anneler sığınak ve babalar da dayanaktır. Bu anne, oğlu Abdurrahman sığınak oldu, Dr Abdurrahman da yaptığı İslami ve insani tutumla kol kanat olunca bu güzel netice elde edildi.

 

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ