Son zamanlarda sokakta, haberlerde, hatta kendi mahallemizde bile aynı cümleyi daha sık duyar olduk: “Bu çocuklara ne oldu?”
Yaşı küçük ama öfkesi büyük çocuklar… Kimi gasp ediyor, kimi bıçak taşıyor, kimi şiddeti oyun sanıyor. Ve çoğu yetişkin meseleyi tek bir yere bağlıyor: “Yeni nesil bozuldu.” Oysa bir psikolog olarak şunu net söyleyebilirim: Çocuklar bir anda bozulmaz, çocuklar içinde büyüdükleri dünyanın aynası olur. Hiçbir çocuk suça meyilli doğmaz; şiddet öğrenilen bir dildir.
Evde sürekli bağırılan bir ortamda büyüyen çocuk bağırmayı normal sanır, aşağılanan çocuk aşağılamayı, korkutulan çocuk korkutmayı öğrenir. Çünkü çocuklar nasihatten çok atmosferle büyür. Bugün sokakta taşkınlık yapan her çocuk aslında “kötü” değil, görünmeyen çocuktur. Evde dinlenmeyen, okulda fark edilmeyen, başarıyla değil sorunla hatırlanan çocuk…
Duyulmayan çocuk bağırır, görülmeyen çocuk taşar. Bazıları sevgiyi bulamayınca dikkatle yetinir; negatif de olsa fark edilmek, hiç fark edilmemekten daha katlanılır gelir. Bir de erken büyüyen çocuklar var; çocukluğu yaşayamadan hayatın yükünü sırtlananlar… Ekonomik sıkıntı, aile içi çatışma, güvensiz mahalleler, parçalanmış bağlar… Sürekli tetikte büyüyen bir sinir sistemi dünyayı tehdit olarak algılar; tehdit algısı olan yerde şefkat değil savunma gelişir, savunmanın dili ise çoğu zaman saldırıdır. Üstüne bir de ekranlar ekleniyor: Şiddetin normalleştiği oyunlar, aşağılamanın eğlence sayıldığı videolar, sert olmanın “güç” diye pazarlandığı sosyal medya… Kimliği henüz oluşmamış bir çocuk için bunlar sadece içerik değil, karakter inşasıdır.
Bir başka kritik mesele de sınır eksikliği. Sevgi kadar sınır da çocuğun omurgasıdır. “Üzülmesin” diye hiç hayır denmeyen, “kırılmasın” diye sorumluluk verilmeyen çocuk özgür değil, yönsüz büyür. Gerçek dünyaya çıktığında ilk duvara çarpar ve o duvar çoğu zaman toplum olur.
Peki ne yapacağız? Önce suçlu aramayı bırakıp sorumluluk almamız gerekiyor. Çocuğun en temel ihtiyacı pahalı oyuncaklar değil, duygusal varlıktır; gerçekten dinleyen bir yetişkin, temas kuran bir bağ. Okullar sadece akademik başarı fabrikası olmamalı; psikolojik destek lüks değil, ihtiyaçtır.
Mahalle kültürünü yeniden hatırlamamız gerekiyor; eskiden çocuk sadece ailenin değil, çevrenin çocuğuydu, şimdi kimse kimseye karışmıyor ama herkes sonuçtan şikayetçi. Ve en önemlisi, geç kalmamayı öğrenmeliyiz. Bir çocuk suça karıştığında genelde hikâye çoktan başlamıştır; asıl mesele suçu değil, sinyali yakalamaktır. Çünkü sokakta taş atan çocuk çoğu zaman yardım çağrısı atıyordur, bıçak taşıyan çocuk korku taşıyordur, şiddet gösteren çocuk ise çoğu zaman şiddet görmüş çocuktur.
Çocukların suçu büyüyorsa, yetişkinlerin sorumluluğu küçülüyordur. Unutmayalım: Çocuklar yarının tehlikesi değil, bugünün ihmalidir. Ve ihmal edilen her çocuk bir gün bir yerde kendini hatırlatır; keşke bunu haber bültenlerinde değil, kalplerimizde fark etsek.