Bir çocuk, son nefesinde “Sizi Allah’a şikâyet edeceğim” diyorsa, insanlık çoktan iflas etmiştir!
Düşünün…
Henüz hayatın ne olduğunu bile tam anlamıyla öğrenememiş bir çocuk, ölümle yüz yüze geldiğinde dünyaya bir şikâyet bırakıyor. Ne bir oyuncak istiyor ne de yeni bir elbise… Ne bir bayram şekeri ne de sıcak bir yatak…
Sadece adalet istiyor!
Gazze’de bir çocuğun dudaklarından dökülen “Sizi Allah’a şikâyet edeceğim” sözü, aslında yalnızca bir çocuğun değil, bütün bir insanlığın vicdanına yöneltilmiş ağır bir şikayettir.
Peki, bu çocuk kimi şikâyet edecek?
Bombalar altında çocukluğunu kaybedenleri görüp susanları mı? Yıkılan evlerin, dağılan ailelerin ve yarım kalan hayatların karşısında sessizliğe gömülenleri mi? İnsan haklarını dillerinden düşürmeyip konu Filistinli çocuklar olduğunda çifte standarda sığınanları mı?
Belki hepsini…
Çünkü Gazze’de çocuklar yalnızca bombalarla değil, dünyanın kayıtsızlığıyla da mücadele ediyor.
BİR ÇOCUĞUN UTANCI, KOSKOCA DÜNYANIN AYIBI!
Enkaz altında kalan bir kız çocuğunun, kendisini görüntülemek isteyen birine “Amca çekme, başım açık” diyor.
Bir tarafta ölüm korkusu, diğer tarafta küçücük bir çocuğun mahremiyet hassasiyeti…
İnsan bu söz karşısında ne diyeceğini bilemiyor. Çünkü o çocuk, enkazın altında bile kendine ait bir sınırı korumaya çalışırken, dünyanın güçlüleri insanlığın en temel sınırlarını çiğnemeye devam ediyor.
O çocuğun üzerindeki enkaz yalnızca beton parçalarından ibaret değil. O enkazın altında insanlığın merhameti, uluslararası hukuka duyulan güven ve adalet iddiası da kalıyor.
Bir çocuğun mahremiyetini korumak zorunda kaldığı bir dünyada, o çocuğun yaşama hakkını kim koruyacak?
Bir çocuk, ölüm korkusuyla baş başa bırakılmışken biz hangi medeniyetten söz ediyoruz?
AÇ BİR ÇOCUĞUN DUASI, TOK DÜNYANIN SINAVI!
Açlıktan ölmek üzere olan bir çocuğun, “Allah’ım, beni bir an önce al, karnım doysun” diyor.
Bu söz, insanın yüreğine saplanan bir bıçak gibidir.
Bir çocuk düşünün… Karnının doymasını bile hayatından daha büyük bir özlem hâline getirmiş. Yaşamak istiyor ama açlık öyle bir noktaya ulaşmış ki ölüm, açlıktan kurtuluş gibi görünmeye başlamış.
Bundan daha ağır bir insanlık trajedisi olabilir mi?
Dünyanın bir yanında sofralar taşarken diğer yanında çocuklar bir lokma ekmeğe muhtaç bırakılıyorsa, burada yalnızca bir gıda krizi değil, derin bir vicdan krizi vardır.
Gazze’de çocukların açlığı kader değildir. Yıkılan hayatlar, engellenen yardımlar ve sivillerin maruz kaldığı ağır koşullar karşısında sorumluluk taşıyan herkesin hesap vermesi gerekir.
Çünkü açlıktan kıvranan bir çocuğun duası, diplomatik açıklamalardan çok daha güçlüdür. O dua, insanlığın bütün mazeretlerini susturacak kadar ağırdır.
PEKİ, BİZ NE YAPTIK?
Asıl sorulması gereken soru budur.
Kaç çocuğun ölümünden sonra üzüldük? Kaç görüntüye bakıp telefonu bir kenara bıraktık? Kaç kez “Yazık!” deyip hayatımıza kaldığımız yerden devam ettik?
Elbette herkesin elinde savaşı durduracak bir güç yok. Fakat herkesin yapabileceği bir şey var: Gerçeği görmezden gelmemek, mağdurların sesini duyurmak, insani yardımlara destek olmak ve çocukların yaşam hakkını savunmak.
Gazze’deki çocuklar bizden acınmak değil, yaşama hakkına sahip olduklarının kabul edilmesini bekliyor.
Onlar bir istatistikten ibaret değil. Her biri bir anne babanın evladı, bir ailenin umudu, yarım bırakılmış bir gelecektir.
Ve hiçbir çocuğun kimliği, inancı ya da doğduğu topraklar onun yaşam hakkını değersizleştiremez.
TARİH DE YAZACAK, VİCDAN DA HESAP SORACAK!
Bugün Gazze’de yaşananlar yarın tarih kitaplarında anlatılacak. Fakat mesele yalnızca tarihe ne yazılacağı değil, bugün hangi tarafta durduğumuzdur.
Güçlünün yanında mı, hakkın yanında mı?
Sessizliğin arkasında mı, masumların çığlığında mı?
Çifte standartların içinde mi, herkes için geçerli bir adalet anlayışında mı?
Terör devleti İsrail’in saldırıları altında yaşam mücadelesi veren Filistinli çocukların acısı karşısında tarafsızlık, yaşananlara kayıtsız kalmak anlamına gelmemelidir. Sivillerin korunmasını, çocukların yaşama hakkını ve uluslararası hukukun uygulanmasını savunmak bir siyasi tercih olmanın ötesinde insani bir sorumluluktur.
Kimse çocukların ölümünü normalleştiremez. Hiçbir siyasi hesap, hiçbir askerî gerekçe, hiçbir ideolojik ayrım masumların acısını görünmez kılamaz.
Ve unutmayalım: Adalet yalnızca güçlülerin başkalarından talep ettiği bir kavram değildir. Güçlülerin de uyması gereken evrensel bir ilkedir.
Gazze’nin çocukları bugün dünyaya bir soru soruyor:
“Bizim suçumuz neydi?”
Bu soruya verilecek hiçbir cevap, kaybedilen çocuklukları geri getirmeyecek. Hiçbir açıklama, bir annenin evladını toprağa vermesini telafi etmeyecek. Hiçbir özür, açlıktan tükenen bir çocuğun yaşanmamış günlerini geri döndürmeyecek.
Ama bugün atılacak adımlar, yarın başka çocukların hayatta kalmasını sağlayabilir.
Belki de bu yüzden, o söz hepimizin zihnine kazınmalı:
“Sizi Allah’a şikâyet edeceğim!”
Bu sözü söyleyen çocukların sesini duymazdan gelmeyelim. Çünkü bir gün hesap yalnızca mahkemelerde değil, tarihin ve vicdanın huzurunda da sorulacaktır.
Ve o gün, insanlık adına konuştuğunu iddia eden herkesin önüne aynı soru konulacaktır:
Çocuklar ölürken siz ne yaptınız?
Gazze’nin çocukları merhamet dilenmiyor. Yaşamak istiyor. Onların sesine kulak vermek, insan olmanın en temel gereğidir.

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir