İnsan bazen başkasının karanlığını kolayca görür de kendi içindeki gölgeleri fark etmez. Peki, ya gri dediğimiz şey, sandığımızdan çok daha fazlasıysa?
Bazı cümleler insanın zihnine bir soru olarak düşer ama orada kalmaz. İçine işler, geçmişini yoklar, insanlara bakışını değiştirir.
Geçenlerde okuduğum bir cümleye takıldı aklım:
“Gri, kirlenmiş bir beyaz mıydı, yoksa iyileşmeye çalışan bir siyah mı?”
İlk bakışta renkler üzerine söylenmiş gibi duran bu cümle, aslında insanın kendisiyle, geçmişiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkinin tam ortasına dokunuyor.
Biz insanları ne kadar kolay sınıflandırıyoruz. İyi ve kötü, haklı ve haksız, temiz ve kirli… Sanki hayat, iki ayrı renkten ibaretmiş gibi. Oysa insan dediğimiz varlık, bu kadar basit bir tanıma sığmayacak kadar karmaşık.
Bazen çok iyi bildiğimiz birinin hiç beklemediğimiz bir davranışıyla karşılaşır, onu gözümüzde bir anda başka bir yere koyarız. Bazen de geçmişinde hatalar yapmış birini, değişme ihtimalini hiç düşünmeden mahkûm ederiz. Birine geçmişini hatırlatırken diğerine bugünkü iyiliğini fazla görürüz.
Peki, hangimiz bütünüyle beyazız? Hangimiz hayatın bir yerinde karanlığa dokunmadık? Hangimiz bir sözümüzle kırmadık, bir susuşumuzla yaralamadık, bir kararımızla bir başkasının hayatında iz bırakmadık?
İnsan, kendi hatalarına çoğu zaman gerekçeler bulur. Yorgundum der, kırılmıştım der, şartlar öyle gerektirdi der. Başkasının hatasına gelince aynı anlayışı göstermek o kadar kolay değildir. Onun hikâyesini bilmeden hüküm verir, yaşadıklarını dinlemeden kararımızı açıklarız.
Belki de asıl adaletsizlik burada başlar. Kendimize tanıdığımız değişme hakkını başkalarından esirgeriz.
Gri, beyazın kirlenmiş hâli de olabilir, siyahın aydınlığa doğru attığı ilk adım da…
Bir insanın iyiliği zamanla aşınmış, vicdanı çıkarlarının gölgesinde kalmış olabilir. Bir başkası ise hayatın sert yüzüyle karşılaşmış, yanlışlar yapmış, güvenini kaybetmiş ama bütün bunların içinden çıkmaya çalışıyor olabilir.
Dışarıdan bakıldığında ikisi de gri görünür. Fakat birinin hikâyesinde yozlaşma, diğerinin hikâyesinde mücadele vardır.
Aralarındaki farkı belirleyen yalnızca geçmişleri değildir. Bugün ne yaptıkları, hatalarıyla nasıl yüzleştikleri ve yarın hangi yönde yürümeyi seçtikleri de önemlidir.
Çünkü pişmanlık, tek başına değişim değildir. Özür dilemek, verilen zararı kendiliğinden ortadan kaldırmaz. İyileşmek isteyen insanın yalnızca üzülmesi değil, davranışlarını değiştirmesi de gerekir.
Aynı şekilde, bir insanın geçmişte yaptığı yanlışlar da onun sonsuza kadar aynı insan kalacağını göstermez. İnsan gerçekten değişebilir. Yeter ki değişmek, yalnızca başkalarına anlatılan bir hikâye değil, hayatın içinde karşılığı olan bir çaba olsun.
Herkesin taşıdığı yük aynı değildir. Kimi insan yaşadıklarının ardından içine kapanır, kimi öfkesini başkalarına yöneltir. Kimi kırıldıkça başkalarını kırmayı öğrenir, kimi de kendi acısının başkasına geçmemesi için çabalar.
Ancak insanın yaşadıkları, yaptığı her şeyi haklı çıkarmaz. Birinin yaralı olması, başkasını yaralama hakkı vermez. Merhamet, yanlışın üzerini örtmek değildir. Anlamak da her davranışı kabul etmek anlamına gelmez.
İşte burada ince bir çizgi vardır: Bir insanı anlamaya çalışırken kendimizi onun davranışlarının altında ezdirmemek…
Affetmek zorunda değiliz. Herkese yeniden güvenmek zorunda da değiliz. Fakat bir insanın bütün varlığını tek bir hataya indirgemeden önce düşünmek, en azından kendi vicdanımıza karşı bir sorumluluktur.
Çünkü bazen bir insanın neden böyle davrandığını anlamak, onun yaptığını onaylamadan da mümkündür.
Belki de hayatın en önemli sorusu, ne kadar beyaz ya da ne kadar siyah olduğumuz değildir. Asıl soru, hangi yöne doğru ilerlediğimizdir.
Yanlışını savunmak yerine kabul edebiliyor muyuz? Kırdığımız bir kalbin karşısında mazeret üretmek yerine sorumluluk alabiliyor muyuz? Gücümüz yettiğinde incitmek yerine korumayı, kazanabilecekken dürüst olmayı, haklı çıkabilecekken anlamayı seçebiliyor muyuz?
İnsan, kendini yalnızca iyi niyetleriyle tanımlayamaz. Niyetlerinin davranışlarına ne kadar yansıdığına da bakmalıdır.
Beyaz kalmak, hiç hata yapmamak değildir belki. Hata yaptığında onu görmezden gelmemektir. Siyahın içinden çıkmak ise yalnızca geçmişine üzülmek değil, o geçmişin geleceğini yönetmesine izin vermemektir.
Ve gri olmak…
Belki de insanın kendi içindeki çelişkilerle yüzleştiği, henüz tamamlanmamış bir yolculuktur.
Sonuçta hepimizin içinde sakladığı bir karanlık, korumaya çalıştığı bir aydınlık var. Önemli olan, bunlardan hangisini beslediğimiz.
Şimdi dönüp kendimize soralım:
Gri miyiz gerçekten? Yoksa kendimizi hâlâ beyaz sanacak kadar mı körüz?

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir