<div>Rüzgarla ılık ılık, hafif hafif hareketlenen saçlarının vur kaç dokunuşlarını hissediyor omuzlarında, boynunda, göğsünde. Nefesinde nemli sıcağın. Kendisi de rüzgar gibi daha daha derin nefes alıp vermek istiyor. Daha çok özgürlüğe, mutluluğa ve huzura…</div> <div>Berfin, bir yandan da bol buzlu, şekerli çayını karıştırıp duruyor mor pipetiyle. Girdap olup dalmış içine ‘’Ayyy!’’ diye derin bir iç çekişle kendine gelirken hacimli bir yudum alıyor içeceğinden ve tam da şeftali aroması tadını duyumsarken hastane bahçesindeki kafede karşısında Yılmaz’ı buluyor.</div> <div>Yılmaz, hiç yılmazdı eğer yeğeni bir borç batağı yüzünden kendini asmak suretiyle kendi iş yerinde canına kastetmeseydi. Gururlu çocuktu Fatih, biraz da içe dönük. Durumunu bir Allah’ın kuluna anlatmamış. ‘’Çözebilir miyiz dayıcım?’’ bile dememiş. Yılmaz, küçükken ona aldığı kırmızı, dört tekerli bisikleti, üzerindeki neşeli çocuğu düşündü. Büyürken büyük mavi, iki tekerlekli bisikletle ani fren yapıp cakayla ellerini alkış yaparak önünden geçişine daldı; içi kanadı. Sızıyla süzülürken gözyaşları, tek çocuğunu acabalarla, nedenlerle toprağa veren ablası sandığı, solgun hatta kurumuş, ufak bir esintiyle un ufak olacak; yaprak gibi titreşen bedene sarıldı. Sımsıkı sarıldı ağıtları bile susmuş ablasına ancak boşluğa tutunur gibi. Morgun kapısından cenaze aracına yüklenirken omuzlarda yeşil, yemyeşil bir genç tabut…</div> <div>Ayağa kalkmaya çalıştı, ayağı takıldı, gerisin geri düşecek gibi oldu. Kalbi, koşmaya başladı; maraton hızlandıkça hızlandı ta ki…</div> Merhabalar efendim <div>diyen Yılmaz’ı Sare de tanıyana kadar.</div> Yılmazcığım, hayırdır? Nasılsın? Gel, gelsene otur şöyle <div>Berfin’in yüreği gözlerinde mi atıyor acaba?</div> Hocam… Yeğenim Fatih’i hatırlar mısınız? Burada yaşayan ablamın oğlu; kaybettik! <div>Uzun bir sessizlik oldu. Masada Sare ve Veysi’nin tıp fakültesinden arkadaşları; Şevin ve Onur, kızları Deniz, Veysi’nin iki ablası, bir kız kardeşi, üç abisi ve Sare’nin annesi (Büyük Anne; Sibel Hanım) sessizliği çoğaltmaya devam ettiler ta ki Sibel Hanım nazar boncuklu bir çakmakla uzun, ince, şeffaf ağızlıkla içtiği sigarasını pek kibar, yine bir o kadar uzun ve ince parmaklarının arasında yakıp derin bir sigara dumanı nefesini masmavi, bulutsuz göğe savurana kadar.</div> Başımız sağolsun canım. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Çok çok… çok üzüldüm! <div>dedi Sare (sessizlik)</div> Ablan nasıl? Sare’nin gözlerinden Berfin’e bir şey olsa ben n’aparım korkusu geçerken sesi <div>Berfin’e yansıdığında Berfin kendine ancak gelebildi.</div> Kötü sadece çok kötü diyebildi Yılmaz. <div>Berfin, kitabevindeki çocuk bu çocuk mu diye dikkatle süzüyordu Yılmaz’ı; ne kadar da değişmiş, erimişti adeta birkaç günde Yılmaz. Önüne bakıyordu; toprağa, bilinmezlere. Berfin’in amcası Eyüp, ‘’Koçum hemen bize kumru ve çay kap getir!’’ diye garsona yüksek sesle seslenince ancak kendine gelebildi. Uzayan baş sağlığı dilekleriyle masanın hüznü biraz olsun dağıldı. Deniz, Berfin’in çocukluk arkadaşı, ‘’Berfin baksana şuna’’ diye telefonundan bir reels gösterdi kıkırdayarak. Berfin, ters bir bakış atınca susup arkasına yaslandı, sandalyede birazcık toparlandı kanki. Şevin ve Onur, Deniz’i alıp, Sare’yi öpüp, herkesle vedalaşıp geçmiş olsun ve baş sağlığı dilekleriyle hastanedeki işlerine yollandılar; kafaları dolu dolu.</div> <div>Eyüp, Yılmaz’ın günlerdir hiçbir şey yiyip içmediğini gördüğünden kumruyu allandıra ballandıra tarif ediyordu; burası da bir başka yapıyordu hani. Sibel Hanım da hemen olur mu canım ne münasebet Karşıyaka’dakinin yanında nedir bu efendim diye ufaktan atışıyorlardı yine.</div> Hı hıhhh! Çaylar da geldi dedi Eyüp. Hadi bakalım. Bakayım tavşan kanı mı bunlar Koçum? Ha iyi iyi afferin deyip bahşişi sıkıştırıverdi garsonun cebine. Hadi hadi koçum buz gibi sula bizi bir yandan. <div>Yılmaz, bir iki ısırık sonrasında kumrudan, Berfinle göz göze geldi. Berfin, sandalyesini yanına çekti kendisi bile farkında olmadan şaşkın bakışlar arasında.</div> Çok çok üzüldüm. Başımız sağolsun. <div>Biliyor musun seni bekliyordum!</div> <div>deyince Yılmaz, güneş gibi gülümsedi. İçi çok ılıyan Berfin, bir yudum daha aldı buzlu, şekerli şeftali aromalı çayından.</div> <div>Sare, garip bir hoşnutluk geçerken içinden, gıdıklanıverdi yüreği. Yılmaz’ın ne kadar güzel bir sesi olduğunu anlatmaya başladı. Ahmet Kaya’yı inanılmaz taklit edermiş. Yok canım dedi Berfin. Berfin’in küçük Halası Şengül, bir gün dinlemek isterim dedi. Berfin ve Şengül aynı yaştaydılar. Güneydoğuda çocuklar, yeğenler, halalar, amcalar, dayılar pekala aynı anda doğabilir veya doğurabilirlerdi. Kuşaklar birbirine yetişir hatta bazen birbirlerini geçerdi. Şengül, "Yenge, Berfin sınava girmem diyor amcam bu haldeyken," deyince Berfin, bozulmuş, ispiyonlanmış olarak öfkesini içine akıtıp dudaklarını büzüştürerek sustu.</div> Sahi dedi Yılmaz, sizlere de çok geçmiş olsun ama kalp bulunmuş değil mi? Evet bugün de yoğun bakımda ama artık çok daha iyiye gidiyor durumu dedi Sare sakince Sen nereden biliyorsun? deyiverdi Berfin. Yine kömür gözleri iki katına büyümüştü, kirpikleri <div>kaşına erişiyordu siyah tülden. Ahhh!</div> Dünya çok küçük dedi Yılmaz sustu. Birazdan Yılmaz ayağa kalktı. Ben artık memlekete dönüyorum cenazemizle. Veysi Hocam için her şey inşallah çok iyi olacak Allah’ın izniyle. Allah’a emanet olun! deyip tokalaşırken herkesle teker teker beyaz gömlekli kolunu alamıyordu Berfin’den ve de gözlerini gözlerinden. Ben de YKS sınavı için döneceğim dedi Berfin. Nasılsa sınav sonrası yine gelirim. <div>Sare, ‘’Hiç fena fikir değil aslında’’ deyip göz kırptı Berfin’e.</div> Yılmazcım geldiğin için çok teşekkürler. Her zamanki gibi çok incesin. Seni geçireyim diyerek eski öğrencisini otoparka doğru uğurladı. <div>Döndüğünde Berfin’e yarın öğlen uçuşuna hazır olmasını söyledi.</div> <div>Öğlen uçağı için havaalanında check in yaptırıp valizlerini verirken beyaz dantel elbisenin içindeki kuğunun beline sarılmamak için kendini zor tutan bir Yılmaz, geriden seslendiğinde buluştular dünyanın orta yerinde. Az konuşup birbirlerine yardım ederek kapının önündeki koltuklara kadar geldiler.</div> <div>Klik diye duyulan açılan kemer seslerinin ardından nasılsa uçakta yan yana düşmelerinin tuhaf şansını düşünürken Yılmaz’ın yeğeni nasıl biriydi acaba diye düşünmekten de kendini alamıyordu. ‘’Yılmaz’’ dedi Berfin, ‘’Söylesene nasıl biriydi Fatih?’’ Yılmaz’ın aklından sünnetinde kirvesi olduğu, bağlama kursuna nasıl mutlulukla onu yazdırmaya götürdüğü, ilk futbol maçında nasıl da abartılı tezahüratlar yaptığı içinde büyüye büyüye akarken ‘’Ablam, Fatih’in bütün organlarını bağışladı, biliyor musun?’’ deyince… Berfin’in aklında çözülen kaderin ağları; Berfin’in kömür gözlerinden yaşlar akarken usul usul burun kanatlarını sıyırıp dudak kenarlarına doğru acı-tuzlu tadıyla, Fatih’in Kalbinin Ege’de kaldığını söylüyordu…</div> <div> </div> <div> </div>