USD
00,00
EUR
00,00
USD/EUR
1,000
ALTIN
0.000,00
BİST
0.000,00

KEKLİK GİBİ…

KEKLİK GİBİ…

Roman havalarının ortasında, bir sürü gülüşen, kahkahalar atan kadın yüzleri, elleri, bedenleri arasında öylece kalakalmıştı Yılmaz. Put gibi. Olan biten gerçek miydi yoksa bir düşte miydi?

Dikilip kaldığı yerde zaman, bir ömür sürüyordu sanki. Olduğu yere kök salmıştı Ege köylerindeki yaşlı ve bilge bir çınar ağacı gibi tüm köy meydanını kaplayan.

Bir sağ yanına baktı, bir sol yanına. Sağ yanındaki abiye elbisesi içinde kendisine sevgiyle gülümseyerek bakan nişanlandığı kadın mıydı? Kimdi o? Yoldan geçen biri miydi? Ne zaman geldiğini, ne yapması gerektiğini unutmuştu. Neyse ki Ablası Nermin imdadına yetişti. Gelip koluna girdi ‘’Hadi bir cigara içelim’’ dedi ve bahçeye çıkardı Yılmaz’ı kolundan tuttuğu gibi elinde sadece bir elbise parçası varmış gibi geldi.

-Yılmaz, neden bu durumda olduğunu biliyorum. Neden bunu yapıyorsun kendine, size? Nermin, Yılmaz’ın sigarasını koydu dudaklarının arasına ve yaktı alevinin şavkı titreyen çakmakla. Çakmağın sesine uyandı sanki Yılmaz. Gözlerine dünya yeniden doldu ve

-Keşke benim oraya bir kuklamı koysanız ya da robotumu yapsanız dedi sigaranın dumanı dudaklarından savrulurken göğe. Gözleriyle sigaranın dumanını takip etti; ağaçlara kuş lara takılı kaldı bir süre.

-Neyse. Hadi gidelim Yılmaz ve Meral’in nişanına dedikten sonra sigarasını en az üç hamleyle kül tablasında söndürdü.

Yılmaz’ı yularından ç ekip götürdüler sanki oraya buraya.

Geldi yüzükler. Ailelerin büyükleri, Yılmaz’ın tek kelimesini duymadığı coşkulu konuşmalar sonrasında yüzükleri takıp parmaklarına; kestiler kırmızı kurdeleyi. Ucundan kırmızı kurdele sallanan yüzüğün ışıltısı tek fark ettiği şeydi Yılmaz’ın; bir de yüzüğün ağırlığı yüreğine uzanan. Keşke uçurtmanın kuyruğu olsa da o kurdele, havalanıp çıkıverse yüzük parmağından. Yılmaz gülümse. Hadi sarıl nişanlına. Öp yeni annenin, babanın ellerini. Şimdi de öp nişanlını, müstakbel eşini. Yılmaz, yok Yılmaz.

Nişan bitti.

Yılmaz, nişanın sonunda tıpkı başkasının hayatında üstüne düşen görevi en iyi şekilde yerine getirmiş biri gibi Meral’i evinin kapısında alnından öpüp ‘’Hoşça kal!’’ dışında tek bir kelime dahi etmeden kendi evine sığındı. Televizyonu açtı; ses olsun derinden gelen. Filenin Sultanları, yine şampiyon olmuş. Yılmaz, sadece ayakkabılarını çıkarıp salondaki köşe takımına yüz üstü bıraktı kendini; delice güneş gözlerini delen parlaklıkla uyandırana kadar. Kalktı duşunu aldı ama uzun uzun. Giyinip en keten kıyafetlerini sıcakla baş edebilmek adına asansöre bindi yalnız. Aynaya bakmadan edemedi. Ama hiç tanımadı aynadaki adamı. Kendi hayatını yaşamayanı kim tanıyabilirdi ki? Arabasının içinde, kapalı otoparkta, karanlıkta serinleyip biraz, serin serin düşündü. Arabayı çalıştırıp düştü yollara. Gidemezdi hep gittiği yerlere. Duramazdı şehirde. Beşiri’ye kırdı direksiyonu. Mereto ile yarışan dağlara doğru giderken katman katman yükselen fıstık ağaçları, üzüm bağları, mısır tarlaları sarmaladı ruhunu. Bıraktı kendini onlara. Telefonu ısrarla çalmasaydı bir virajda neredeyse mısır tarlasına girecekti arabanın boyunu çok aşan. Açmadı. Tırmanması bittiğinde sol tarafa doğru toprak bir yola saptı. Tozu dumana katarak giderken pencereleri kapalıydı neyse ki arabanın. Güneşle beraber yükseldiğini, kendini güneşe yolculaması gerektiğini düşündü. Telefon yine çaldı. Yine çaldı. ‘’Bir rahat bırakmadınız loo!’’diye sinirle açtı telefonunu. ‘’Çava çe buuu?’’. ‘’Neredesin lo? Yanına gelcem. Seninle konuşmam lazım’’ dedi Mehmet Şirin. ‘’Yalnız kalmak istiyorum’’ dedi. Tamamen kapattı telefonunu, fırlattı yan koltuğa. Daracık, toprak yola koydu arabasını. Demirden bahçe kapısını biraz zorlayarak açtı. Abisi ne güzel yapmıştı bahçeyi. İncir ağaçları, erik ağaçları, üzümler, sebzeler… Önce suyu açtı, sulanmaya başladı bahçe. İyice kurumaya başlayan sarı sıcak kokusunu nemlendirip yeşertmeye başladı su. Üç beş tane erik, kocaman bir acur, bir de salatalık yedi; yıkamadı bile. Üzümlerin tam olmasına daha vardı. İncirlere de. Topladığı domates, yeşil soğan ve diğer yeşilliklerle güzel bir salata yaptı. Üzüm koruklarını sıkıp, zeytinyağı gezdirdi üzerinde. Haftada birkaç kere gelirlerdi mutlaka buraya. Ufak mutfak gibi bir alan yapmışlardı yüksek ve geniş tahtın alt kısmına. Demirleri maviden tahtı hemen yanı başında beş altı kişinin yüzebileceği bir havuzla taçlandırmışlardı. Barajdan gelen su havuzda birikiyor; buradan da gerekirse bahçeyi suluyorlardı. Tahtta üç tane tekli koltuk vardı. Yerde de bir kilim. Sol yanındaki üzüm asmaları dilek ağacı gibi kumaş parçalarıyla tahtın üstüne doğru tutturulduklarından yeşil-beyaz bir duvar halısı gibi olmuştu; köy evi duvarlarını çağrıştıran. Güneş de sağ yanından tepeye ulaşmıştı. Semaverde çayı demlendi. Bahçeden domatesin mis gibi yeşil kokusunu alıyordu. Ağustos böceği öylesine yakından ötüyordu ki Yılmaz orasını burasını yokladı; kıyafetine mi yapışmış acaba diye. Çıkarıp ipe astı kıyafetlerini. Havuza girdi, serinledi biraz. Çıktığında abisi Hasan geldi; sıcak çörek ekmeği, yaptığı salata ve keçi peyniriyle güzel bir kahvaltı yaptılar. Çayları da güneşte kıpkırmızı tarçın rengi parlıyordu; dumanı üstünde. Abisi sonra bahçeyle uğraşmaya gitti. İki sene önce evdeki oğlan, trafik kazasında öldüğünden beri kendini buraya adamıştı. Emektar adamın elleri ve yüzü, yaşamın aynasıydı.

Yılmaz, bugün çaya hiç doyamıyordu. Güneşi içer gibi içti çayını. Akşam olayazdı. Asma yapraklarının ardından gözlerine sarılan güneş, solundaki tepenin arkasına hızla düşüyordu rengini kızıla çalarak. Hasan Abi, yaralı bereli, boğum boğum, kocaman domatesleri poşetlere koymuştu. Yılmaz, kendini gördü onlarda. ‘’Az kaldı incirler de olacak’’ dedi Hasan Abi. ‘’Yengen maklube yapıyor. Köye gelirsin? Buraya getireyim yoksa?’’ dedi. ‘’Abem ben buradayım, sen nasıl istersen’’ dedi Yılmaz. Kuş uçar ama kervan geçmez bu sessiz yerde yaklaşan bir araç sesini hemen duydular. Yılmaz’ın arkadaşları doluşup gelmişler. Geceyi Yılmaz dışında herkes eğlenerek geçirdi. Sonra serin serin yayıldılar minderlere, döşeklere. Yılmaz, çok sigara içti; az uyudu. Rüyasında Berfin’i gördü; tam da en son gördüğü yerde. Ağlayarak kaçıyordu kendinden; Yılmaz kovalıyor tam yetiştim derken ellerinden kaçıyordu güneş ışığının yansımasıyla kırmızı bir keklik gibi. ‘’Oğlum n’oluyo? Yılmaz, kalksana Yılmaz!’’ Arifti bu. Yılmaz, sıçrayarak uyandı. Kalkar kalkmaz havuza girdi. Soğumuştu su gece gibi; kendine geldi. Sonra yine güzel bir çay ve kahvaltı. Arkadaşları, kahvaltı sırasında kendilerine yetişen Hasan Abiyle bahçeye indikleri sırada kırmızı gagalı ve ayaklı, gerdanı beyaz, alacalı bir kuş geldi havuz başına. Keklik! Havuzun suyu zeminden epey aşağıda olduğu için bir türlü suya erişemiyordu keklik. Hemen bir kaba su dolduruverdi Yılmaz. Keklik, hiç korkmadı; minnetle baktı gözlerine Yılmaz’ın. Yılmaz, hayretle kollarına alıp sevdi kekliği; öptü güzel başını. Keklik, bu sefer de sevgiyle baktı Yılmaz’a. ‘’Hadi uç!’’ dedi Yılmaz. Keklik, uçmadı. Yılmaz’ın koltuğunun üstüne tünedi sakince; Yılmaz’ı izledi sevgiyle. Yılmaz, gözlerini yumup kendini nemli sıcak rüzgâra teslim ettiğinde keklik önce sekerek sonra da süzülerek yükseldi göğe…

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ