Devletin önemli makamlarından birinde uzun yıllar siyasetçilerle çalışmış, başarılı bir hizmet geçmişi olan değerli hemşehrimiz Hamit Kaya’nın kaleme aldığı makaleyi paylaşıyorum:
Diplomalı Soyguncular, Tespihli Münafıklar; Çürüyen Kim?
Ahlak, etik ve inanç... Yan yana geldiğinde insan ruhunu yücelten bu üç kutsal kavramın hemen yanı başına "yolsuzluk" sözcüğünü koymak bile, vicdan sahibi her zihinde ağır bir tiksinti uyandırıyor. Birbirine fersah fersah uzak bu iki dünyayı, bir insan nasıl olur da aynı ruhun içinde barındırır? Nasıl olur da anlamını ezbere bildiği bu erdemleri çiğneyip, yozlaşmayı kendi karakterinin bir parçası kılabilir?
Yıllarca bize iki büyük toplumsal masal anlatıldı. Dindar mahalle, dünyadaki tüm kötülüklerin dinden uzaklaşmaktan kaynaklandığına; cehennem azabı korkusu ve ilahi ceza bilinci olmasa insanın canavarlaştığına inandı. Seküler mahalle ise kötülüğün biricik sebebinin cehalet olduğunu, kanun korkusu ve nitelikli bir eğitimle insanın uslanacağını, huzurun ve adaletin yalnızca diploması olanların elinde yükseleceğini savundu. İki taraf da suçu daima "karşı mahallenin" eksikliğinde arayıp kendi vicdanını aklaşmış saydı.
Oysa bugün yüzümüze sert bir tokat gibi çarpan acı bir gerçek var: Toplumsal çürümüşlük ne tek başına inançsızlığın ne de eğitimsizliğin eseridir!
Diplomaları unvanlarla dolup taşan insanların sistemli soygunlar yaptığına, tespihi elinden düşürmeyip her cümlesine dualarla başlayanların kul hakkını hiçe saydığına şahit olmak, iki tarafın da ezberlerini paramparça ediyor. Suç ne eğitimde ne de inançtadır; suç, bu iki kavramı üzerine inşa edeceğimiz "insani özün" ve vicdanın yok edilmesindedir.
Sosyolog Émile Durkheim’ın "anomi" olarak adlandırdığı bu durumda, toplumu bir arada tutan hukuki ve ahlaki kurallar işlevini yitirir. Kurumlar adalet dağıtamaz, liyakatı ödüllendiremez ve suçun önüne geçemez hale geldiğinde, bireylerin kurallara olan güveni sarsılır. Rehbersiz kalan toplumda "herkes kendi başının çaresine baksın" anlayışı hakim olur ve yozlaşma sıradanlaşır.
Tarih bize bambaşka ve kaçınılmaz bir hakikati haykırır: Hz. Muhammed’e henüz peygamberlik verilmeden ve ilahi ayetler tamamlanmadan çok önce, yaşadığı toplum ona ibadetlerinden dolayı değil, sarsılmaz dürüstlüğü yüzünden "Muhammedü'l-Emîn" demiştir. Yani peygamberliğin bile ön koşulu, önce "güvenilir insan" olmaktır. Keza antik Yunan’da Sokrat, hiçbir ilahi kitap ya da cennet vaadi olmaksızın, sırf doğruyu söylemekten ve etikten vazgeçmemek adına baldıran zehrini içmeyi göze alarak insanlık tarihinin erdem abidesi olmuştur.
Eğer inancın insanı kendiliğinden ahlaklı kıldığına inanıyorsak; sarayların şatafatına karşı Kerbela’da ilkesel bir abide gibi duran Hz. Hüseyin’i, mülk hırsının karşısına çölün ortasında yalnız ölmek pahasına dikilen Ebu Zer’i, devletin damarlarına işleyen çürümüşlüğü kökünden kazıyan Ömer bin Abdülazîz’in adalet iradesini ve güce tamah etmektense zindanda işkence görmeyi seçen İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin eğilmeyen vicdanını unutuyoruz demektir. Oysa bu abide şahsiyetlerin mirası bize haykırır: İnanç; iktidar sofralarında ahlaksızlığa kılıf kılınacak bir iltimas değil, bedeli canla ödenen sarsılmaz bir etik duruştur.
Aynı eleştiri oklarını seküler çevreye de yöneltmek bir hakikat borcudur: Günübirlik siyasi çıkar ve yozlaşma sarmalına kapılırken, düşünce tarihinin o sarsılmaz fenerlerini karartamazsınız. İkiyüzlülüğün hüküm sürdüğü kentte yalın ayak bir direniş abidesine dönüşen Sokrates’in soylu duruşunu; gündüz vakti "insan arıyorum" diyerek sahtekarlığın karanlığını yaran Diyojen’in meydan okumasını yeniden hatırlamak zorundayız. Platon’un demagojiye ve cehalete indirdiği darbeleri görmezden gelerek, Aristoteles’in "ahlaksız siyaset meşru olamaz" çığlığını teğet geçerek sahih bir duruş inşa edilemez. Ahlakı siyasetin ruhu yapmadıkça, savunduğunuz tüm değerler birer slogandan ibaret kalmaya mahkûmdur.
Demek ki ahlak; ne sadece bir ibadethanenin kubbesi altında ne de bir üniversitenin amfisinde tecelli eder. Önce "Emin" olmak, önce dürüst bir insan olmayı başarmak zorundayız.
Çünkü çürüme, sanıldığı gibi sadece büyük yolsuzluklarla değil, günlük hayattaki o "küçük" kurnazlıklarla başlar. Trafikte emniyet şeridinden kaynak yapıp insanların hakkını çalmayı "beceri" sayan, sırada öne geçenin açıkgözlüğünü tebessümle karşılayan o sinsi zihniyeti yıkmak zorundayız. Gelin ilk adımı tam burada atalım: Başkasının hakkını çiğneyerek elde edilen bir önceliği "açıkgözlük" veya "başarı" gibi görüp onaylamayı bırakalım; bunu açık bir hak hırsızlığı sayarak kınamayı hayatın kuralı yapalım. Daha da önemlisi; bu "küçük" görülen ihlallere, kul hakkı gaspına cesaretle ses çıkaran, "bana ne" demeyen duyarlı insanları yalnız bırakmayıp arkalarında duralım; haksızlığa itiraz edeni "uzatan" değil, adaleti savunan bir yürek bilip destekleyelim. Toplum olarak "ne pahasına olursa olsun kazanmayı", kısa yoldan köşe dönmeyi ve şatafatı "başarı" olarak görme hastalığından vazgeçmeliyiz. Saygınlığın ölçütü servet veya unvan değil; dürüstlük ve erdem olmalıdır.
Dürüstlük ve temel insanlık erdemleri bir binanın sarsılmaz temeli ise; inanç ve eğitim o binayı fırtınalardan koruyan çatısı, yani sigortasıdır. Temeli çürük bir ruhu eğitimle donatırsanız sadece daha nitelikli bir hırsız; inançla süslerseniz sadece daha ikna edici bir münafık elde edersiniz. Toplumun bu çürümeden kurtulmasının tek yolu, suçlamaları karşı mahalleye atmayı bırakıp, hangi etiketi taşırsak taşıyalım önce "insan" olmayı hatırlamaktır.

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir