Yıllarca Orta Doğu’yu ateş çemberine çevirenler, bugün kendi kurdukları düzenin sarsıntısıyla yüzleşiyor. Peki, bu kez fırtına Avrupa’nın kapısını çalarsa ne olacak?
Bir zamanlar Orta Doğu’nun üzerine çöken karanlığın adına “Arap Baharı” dediler. Bahar dedikleri, nice ülkeyi kara kış dönüştürdü. Sokaklar yangın yerine döndü, şehirler harabeye çevrildi, milyonlarca insan evinden, yurdundan, sevdiklerinden koparıldı. Kimi ülkelerde devlet otoritesi çöktü, kimilerinde iç savaş yıllarca dinmedi. İnsanlar göç yollarına düştü, çocuklar çocukluklarını, anneler evlatlarını, toplumlar huzurlarını kaybetti.
Peki, soralım: Bu bahar kimin baharıydı?
Hangi mazlumun yüzü güldü? Hangi coğrafyaya vaat edilen demokrasi, gözyaşlarını dindirdi? Hangi ülkeye götürüldüğü söylenen özgürlük, yıkılan evlerin, parçalanan ailelerin, kaybolan hayatların hesabını verdi?
Orta Doğu’ya demokrasi, insan hakları ve medeniyet götürdüğünü iddia eden sözde medeniler, geride çoğu zaman enkaz, güvensizlik ve bitmek bilmeyen hesaplaşmalar bıraktı. Sonra da bu yıkımın ortasında kendilerini dünyanın vicdanı, insanlığın öğretmeni ilan ettiler.
Şimdi sormanın tam zamanı: Ya bir gün bahar fırtınaları sizin kapınızı çalarsa ne olacak?
Ne olacak hadibiraz da Avrupa’nın baharını konuşalım!
Yıllardır dünyanın geri kalanına medeniyet dersi veren Avrupa’nın, ABD’nin ve onların siyasi akıl hocalarının bugün kendi içlerinde yaşadıkları sarsıntılar karşısında ne kadar hazırlıklı olduklarını göreceğiz.
Ben buna, kendi tabirimle, “Avrupa Baharı” diyorum.
Çünkü Arap baharıyla mazlum coğrafyaları cehenneme çeviren alevler bugün Avrupa’nın kalbinde başta Afrika’nın kanını sömüren Fransa olmak neredeyse Avrupa ülkelerinin hepsindenyükselmeye başladı. Üstelik dumanları mazlum coğrafyaların tamamından dagörülüyor.
Elbette her toplumsal hareketi, her siyasi krizi veya ekonomik sıkıntıyı başka ülkelerdeki olaylarla aynı kefeye koymak doğru değildir. Ancak mesele, başkalarının yaşadığı krizleri kendi çıkarları için fırsata dönüştürenlerin, kendi düzenleri sarsıldığında nasıl bir sınav verecekleridir.
Başka ülkelerin sokaklarında yükselen itirazları demokrasi adına alkışlayanlar, kendi meydanlarında aynı itirazlarla karşılaştıklarında ne yapacaklar? Başka toplumlara sabır, fedakârlık ve kemer sıkma tavsiye edenler, aynı bedeli kendi halklarından istediklerinde nasıl bir tepkiyle karşılaşacaklarını görüyoruz artık.
Medeniyet dediğiniz şey, yalnızca gökdelenler, parlak caddeler, güçlü para birimleri ve gelişmiş teknolojiler değildir. Medeniyet, hukukta, adalette, merhamette ve insan onuruna gösterilen saygıda kendisini belli eder.
Bir ülkenin gerçek gücü, yalnızca refah döneminde değil, kriz anında da insanına güven verebilmesidir.
Hele bir kış bastırsın! Enerji maliyetleri yükselsin, doğalgaz arzı daralsın, akaryakıt fiyatları vatandaşın belini büksün, üretim yavaşlasın, faturalar kabarsın, hanelerin geçim mücadelesi ağırlaşsın işte o zaman bugünün fırtınasının gerçek şiddeti daha iyi anlaşılacak.
Çünkü modern ekonomilerin en büyük zaaflarından biri, kesintisiz refahın sonsuza kadar süreceği yanılgısıdır. Enerjiye, ticarete ve küresel tedarik zincirlerine bağımlı bir düzen, beklenmedik bir sarsıntıda kendi kırılganlıklarıyla yüzleşmek zorunda kalabilir.
Avrupa da bundan muaf değil ABD de!..
Fakat mesele, onların sıkıntı yaşamasından sevinç duymak değildir. Mesele, başkalarının acısını küçümseyen, başka toplumların felaketlerinden siyasi ve ekonomik kazanç sağlayan anlayışın kendi halklarına karşı da aynı ölçüsüzlüğü gösterip göstermeyeceğidir.
Başkalarına yaşattığınız acının sizin kapınıza gelmesi, adaletin en sert hatırlatmalarından biridir.
Orta Doğu’nun kadim halklarına, topraklarına kim düşmanlık ekti?
Bu coğrafyanın tarihi, yalnızca savaşlardan ve çatışmalardan ibaret değildir. Aynı zamanda komşuluğun, ortak yaşamın, ticaretin, kültürel alışverişin ve farklı inançların yan yana var olma çabasının da tarihidir.
Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkes, Süryani, Ezidi, Nasturi, Keldani ve bu toprakların diğer halkları…
Her birinin hafızasında acılar da vardır, dayanışma örnekleri de. Elbette tarih boyunca çatışmalar, ihanetler ve ağır haksızlıklar yaşanmıştır. Hiçbir toplumu bütünüyle kusursuz, hiçbir toplumu da doğuştan düşman ilan etmek doğru değildir.
Asıl mesele şudur: Farklılıklarımızı düşmanlığa dönüştüren anlayışlar!
Sınırları cetvelle çizenler, halkları birbirine karşı konumlandıranlar, etnik ve mezhepsel fay hatlarını siyasi hesaplarının aracı hâline getirenler, bugün yaşadığımız sorunların sorumluluğundan kaçabilir mi?
Bölgenin insanı yoksullukla, savaşla ve güvensizlikle boğuşurken silah ticaretinden, vekâlet savaşlarından ve siyasi nüfuz mücadelelerinden kazanç sağlayanlar hangi medeniyetin temsilcisidir?
Bir halkı diğerine düşman etmek kolaydır. Zor olan, yüzyıllardır aynı coğrafyada yaşayan insanlara birlikte yaşamanın yollarını göstermektir.
Ne yazık ki Orta Doğu, zaman zaman dış müdahalelerin, büyük güç rekabetinin ve yerel iktidar mücadelelerinin ağır bedelini ödedi. Bu gerçek, bölgedeki yöneticilerin ve aktörlerin kendi sorumluluklarını ortadan kaldırmaz; ancak dış güçlerin rolünü de görmezden gelmemizi gerektirmez.
Dün dünyanın farklı coğrafyalarında yaşanan krizleri uzaktan izleyip kendisini dokunulmaz sananlar, bugün kendi sistemlerinin de sonsuz bir güvenceye sahip olmadığını görüyor.
Bir ülkenin başka bir ülkeye müdahale etmesi kolaydır. Başka bir toplumun siyasi düzenini tartışmaya açmak, ona yol haritası çizmek, kendi değerlerini evrensel reçete olarak sunmak da kolaydır.
Peki ya kendi toplumunuzda güven erozyonu yaşanırsa? Ya halkınız kurumlarını sorgulamaya başlarsa? Ya ekonomik refahınız sarsılır, siyasi kutuplaşma derinleşir ve yıllarca dünyaya anlattığınız başarı hikâyesi kendi vatandaşlarınızın gözünde inandırıcılığını kaybederse?
İşte o zaman mesele, başkalarına medeniyet öğretmek olmaktan çıkar; kendi evinizdeki sorunlarla yüzleşme meselesine dönüşür.
Dün Orta Doğu’da kopan fırtınaları uzaktan seyredenlerin bugün kendi coğrafyalarındaki sarsıntılara karşı bağışık olmadıkları açıkça görülüyor. Kimbilir belki de Avrupa çökecek, ABD kaçınılmaz biçimde dağılacaktır… Ama tarihin verdiği ders daha derindir: Hiçbir güç, kendi yanlışlarının, zalimliklerinin sonuçlarından sonsuza kadar kaçamaz.
Çünkü tarihin çöplüğü kendisini tarihin sahibi sananlarla doludur.
Bizim yolumuz birlik, dirlik ve kardeşliktir!
Biz bir olacağız, iri olacağız, diri olacağız!
Bu birlik, bir halka karşı başka bir halkı kışkırtmakla değil; Türk’ün Kürt’e, Kürt’ün Arap’a, Arap’ın Türk’e, Müslümanın gayrimüslime, farklı inançların birbirine saygı göstermesiyle güçlenecek.
Birliğimizin harcı kin değil, adalet olacak. Öfke değil, sağduyu olacak. İntikam değil, ortak gelecek iradesi olacak.
Bu coğrafyanın insanları, kendi geleceklerini belirleyebilecek iradeye sahip olduklarında; dış müdahalelere, ayrıştırıcı politikalara ve istismar düzenlerine karşı daha güçlü duracaklar.
Avrupa’ya da ABD’ye de söyleyeceğimiz sözümüz var: Bize yıllarca medeniyet dersi vermeden önce, medeniyetin yalnızca güçlü olmak değil, güçlüyken de adil davranmak olduğunu hatırlayın. İnsan haklarını yalnızca çıkarlarınıza uygun olduğunda savunmayın. Demokrasi söyleminizi, işinize gelmediğinde rafa kaldırmayın. Başka coğrafyalardaki insanları yalnızca jeopolitik hesaplarınızın birer unsuru olarak görmeyin.
Ve unutulmasın: Başkalarının baharını kışa çevirenler, kendi kışlarının kapıyı çalabileceğini de hesaba katmalıdır.
Avrupa Baharı mı başlıyor? Belki de asıl soru şudur: Başkalarının coğrafyasında fırtına koparanlar, kendi evlerinde esmeye başlayan rüzgâra ne kadar dayanabilecek?
Tarih, bu sorunun cevabını er ya da geç verecektir.
Bizim temennimiz, hiçbir halkın savaşla, yoksullukla ve zulümle sınanmamasıdır.

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir