Bir hasta yakınımın bekleyişine tanıklık
Özlemmm…
Yaşamla ölüm arasına sıkışmış bir sevdiğine duyulan, göğsünün sol yanına yerleşik, zaman zaman da midene kramp gibi oturan derin bir sızı ve gözlerine hadsizce yürüyen yaşlar.
Ne sen SEN’sin ne de o O.
Sonbaharın getirdiği akşam serininde beraber yürüyemiyorsun artık havaalanı yolunda.
Aynı korna seslerine, ambulans sirenlerine, ezan seslerine uyanıp ya da irkilemiyorsun.
Dünyalarınız neredeyse tamamen ortakken şimdi ayrı düşmekle kalmayıp bir yanını da orada bıraktın, değil mi? En sıcak yanını.
Hiç ayrılamam derken, hem de son zamanlarda onsuz nefes almamış, bir lokma bile bir şey yememişken.
Boş bomboş, titreyen ellere bakıyorum. Onları öylece sonsuzda tir tir titrerken bırakamam. Dayanamam hiç buna. Uzanıp tutuyorum ellerini. Keşke bir sünger gibi hüznünü emebilsem, biraz olsun durultabilsem seni…
Çay içerken aynı yudumu iki kişilik geçirmek boğazından sıcak sıcak. Yok, olmadı; hiçbir şey onun kadar ısıtamayacak! Özellikle senin parmak uçları mor, beyaz ve alacalı ellerini.
Yüreğinin eşsiz tıkırtısını, şimdilerde çırpınan döşüne uzanıp dinleyemeyecek bundan sonra kimsecikler. Sevdiğinin bebeksi kulak memesini sen her duyumsadığında göğsünde bir nişan gibi, kalbinin patırtısı en güzel sözleri senden işiten kulağa, oradan da seninle ısınmış ve hatta erimiş yüreğe akarken… İşte zaman tam da o arada durmasın mı?
— Ahh, bir tutsam elini, dedin. Bir anda sevdiğinin nefes alışverişi koşar adım olduğunda hemen gözlerin telaşla kaydı, değil mi, sağ üst yandaki monitör ekranına? Bir umut bakıyorsun neye bakman gerektiğini hiç bilmeden.
— Özür dilerim bir tanem, ellerim titredi yine, diyorsun için için. Bir şeyler saçmalıyorsun, ağzından çıktığında sana bile saçma gelen. Çünkü her şey o kadar saçma ve anlamsız ki. Buraya, bu noktaya nasıl gelindiği, ne zaman gelindiği belirsiz. Hâlâ şoktasın. Nasıl olur? Nasıl ölür?
— Sen hiç bakma bana, kontrolsüz telaşıma. Yok. Yok, iyiyiz. Her şeyin çok iyi. Her şeyler yolunda. Uyumana bak sen. Ben buradayım. Hep senin yanı başında! diyerek tel tel olmuş, sırılsıklam saçlarını silerek seviyorsun sevdiğini.
— Ayyy, canın bir dal cigara mı çekti? Dur, dur, hemen gidip ikimizin yerine çekerim iki fırt. Sonra hemşirenden isterim; belki burnundaki hortumdan benim hatırım için demli ama ılık bir çay veriverir, tek şekerlisinden.
Zoraki bir gülümseme, hıçkıra hıçkıra ağlamayla bulaşık. Balkonumuzda içeceğiz, meraklanma sevdiğim, dolunayları izlerken; ister sapsarı, ister turuncu, isterse de bembeyaz olsun. Sevdiğinin sarı-mor elini beyaz örtülerin üzerine hayata küskünce ama özenle bırakıp arkanı döner dönmez zangır zangır titremeye başlıyor sadece ellerin mi? Hayır, asla; tüm bedenin.
Bir dal sigaranın ucunda titrerken ateş, sen de hava çok sıcak olsa bile gözünden akan yaşların soğuğunda buz gibi titriyorsun. Yazmanın çiçekleri sulanıyor, hem nasıl! Keşke yeni çiçekler açabilseydi ya da hiç solmasaydı çiçekler.
Hiç de sevmiyorsun yalnızlığı. Beş çocuğun da olsa, anan, baban, kaynatan, ev bark curcuna da olsa. Dolar mı hiç yârin yeri?
Beş sigara izmariti yerde. Karton bardaklarda kalan acımış çaylarda da yüzmekte bir kısmı. Bir damla su geçiyor boğazından; dilinde sigarayla katmanlanmış pasın tadı. Ama yine de şimdilerde yüreğinin her hâlinden tatlı. Ne yapmalı? Nasıl onarmalı bu derin derin oyulup her gün tuz basılan yarayı?
Hadi şimdi gidip nöbetçi hocaya yalvarmalı ve iki dakika da olsa öleyazan bedenin soğuğuyla ısınmalı.

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir