<div>Sonbaharda uçuşan, üzerine basınca çatırdayan kurumuş çınar yaprakları da birer eldir. Onlar ya bize uzanıp da tutmaya yetişemediğimiz eller ya da işte böyle tutmaya yetişince de birer ateş parçasına dönenlerdir.</div> <div>Kahveler, koyu ateş rengi reyhan şerbetleri usulca içildi.</div> <div>Ateşin karşısında Yılmaz, Berfin’e dönüp yüzünü, ellerini tutup avuçlarında minik birer civciv gibi saklamak istedi.</div> <div>Yok gibi bakan, kendini gerçekten hatırlamadığını, sanki hiç bilmediğini gördüğü o hissiz gözler. Asla karşılaşmamışlarcasına. Uzayın çok ama çok uzak bir köşesi. Rüzgârları hiçbir zaman birbirine karışmamış. Kokuları hiç solunmamış. Hiç tere batmamışlar. Nefesleri asla birbirine dolanmamış. Bitkisel hayatta olan bir sevdiğinin gözleri gibi; dipsiz kapkara kuyular. İçine yuvarlanıp da çıkamadığın binlerce yıl orada tutsak kaldığın. Kuyunun bile zamana yenilip, suyunun kuruyup çekildiği, yosunlarının kuruyup saman gibi solup sarardığı ve sonrasında da kömür karası taşlarının üzerine yığıldığı onca zaman…</div> <div>Yılmaz, henüz öylesine uzağında olan gözlere bakıp da bir şeyler diyemeden Berfin,</div> <div><strong>—</strong> Biliyor musunuz siz benim eşimin bir abisi ya da bir büyüğü gibisiniz.</div> <div> Tıpkı sizin gençliğiniz gibiydi, dediğinde Yılmaz’ın içindeki tüm kelimeler sustu.</div> <div>Karanlıkların yerini dolduran sular hayatının tüm renklerini soldurup, çamur balçığından bir sel olup üzerinden aktı. Onu da balçıktan bir heykel gibi öylece orta yerde sel yatağına terk etti. Keşke güneşli bir günde, deniz kıyısında simlercesine saçılan milyonlarca kum tanesinden yalnızca biri olsaydı da bu günleri görmeseydi.</div> <div>Berfin’in kopkoyu kuyu gözlerinin en derinlerinden tulumbalara hiç lüzum olmaksızın taşıveren gözyaşı seli, dışarıda camları boksör edasıyla döven gök gürültüsü ve yağmura karıştıkça Yılmaz’ın dili tutuldu ve esiri olduğu <strong>dilînin</strong> önünde diz çökerek boynunun vurulmasını bekledi eli kolu bağlı.</div> <div><strong>—</strong> Ben eşimi kaybettim, dedi Berfin. Söyleyin o sizin neyiniz oluyordu? Lütfen söyleyin, nasıl bu kadar çok benziyorsunuz birbirinize? dedi Berfin gözlerindeki boşluğun yerini uçurumlarca merakla doldurarak. Bu sefer elbisesinin eteklerini avuçlarında var gücüyle buruşturarak kenara atılmış, gönderilmemiş mektup kâğıtlarına çevirmişti.</div> <div>Berfin, içinden kaynayan acı ya da tatlı tüm coşkulara dayanamayarak az önce kara sevdanın esir edip elini kolunu bağladığı, yetmezmiş gibi boynunu vurduğu Yılmaz’ın boynuna sarıldı. Yılmaz’ın esareti de biraz olsun çözülüp ateşe karıştı sobada.</div> <div>Kim bilir ne kadar zaman öylece sarılı kaldılar. Gözyaşları dışarıdaki yağmuru hiç aratmadı. Berfin, saçlarına, boynuna akan Yılmaz’ın gözyaşlarının ıslaklığında kendine yol aradı. Bir ‘Ayy!’ çekerek uzaklaştı Yılmaz’dan koltuğun öbür köşesine doğru. Göz pınarlarını temizledi, saçlarını düzeltti. Yılmaz, burnunu çekerek derin bir nefes aldı ve sigara paketine attı elini. Yılmaz’ın çakmağının sesiyle geçmişten bembeyaz bir at, yelelerini savurarak rüzgârları taşıdı sanki Berfin’e.</div> <div>Dışarıdan tenekelere, alüminyum yüzeylere damlayan yağmur damlalarının hoş tınısı ve kuş sesleri gelir oldu. İçeri, kör edercesine gözleri alan, dokunduğu her nesneyi hayat suyuna bulayan bir güneş vurmaya başladı. Berfin, Yılmaz’ın güneşte elaya çalan kahverengi gözleriyle ısıttı içini. Yılmaz, güneşin damlalarıyla Berfin’in aydınlanan yüzünde, boynunda gençliklerini gördü. Sobanın ateşi kendini dahi dilleyerek her şeyi silip süpürüp yuttuğundan, kor halinde ağaç parçaları bile ölgün küllere dönmüştü. Güneşli ışık hüzmelerinde zıplaşan toz zerreciklerine takıldı Berfin’in bakışları.</div> <div>Mekânın dışından bir oğlan çocuğu damladı içeri bıçkın, dış kapıyı gürültüyle çarparak. O yağmurda bile oyun oynamış, koşturup durmuştu dışarıda. Şimdi tişörtü, kısa pantolonu güneşte üzerinde kuruyacaktı. Bağırıyor yok hayır hatta bas bas bağırıyordu. Eski zamanlardaki gibi ‘Yazıyor! Yazıyor!’ dercesine ortalığı velveleye veriyordu.</div> <div><strong>—</strong> Abemmm! Bir görsen! Çok xoştir! Renk renktir. Hele gelin loooo!</div> <div> Gökkuşağı çıktı! Gökkuşağı çıktı!</div> <div> </div>