<div>Birey kendisinden çıktıkça, başkalarına dokundukça, çevresini mutlu ettikçe mutlu olup doyum sağlayabilen bir canlıdır. Birine yardımcı olmak, birinin derdini dinlemek, birinin yükünü hafifletmek… <strong>Bunlar insani yönümüzün en güzel parçalarıdır</strong>. Ancak burada pek çok kişinin fark edemediği ince bir çizgi vardır: Başkalarına verdiğimiz değeri, kendimizden esirgeyip esirgemediğimiz… İnsan bazen çevresine göstermiş olduğun özveri ve ilgiyi maalesef kendi özünden esirgemekte, belki de bunu gerek görmemektedir.<strong> “Başkalarına ayırdığın vaktin zekâtını bile kendine ayıramıyorsan, hep eksik hep yarım kalacaksın”</strong> sözü tam da bu noktaya işaret etmektedir. Gün içerisinde yeterince yoğun ve yorgun oluyorsun. Yetiştirmek zorunda olduğun iş ve işlemlerin, temas halinde olduğun kişi ya da kişilerin sayısı bir hayli fazladır. Hal böyle olunca günün sonunda <strong>enerji ve motivasyon seviyen</strong> ziyadesiyle düşmekte. Bir müddet sakin ve hareketsiz kalıp kendini dinleyebilmen, seni yoran tüm uyarıcılardan kısa bir süre de olsa arınabilmen fevkalade kıymetlidir. Çünkü insan, <strong>kendi iç dünyasını ihmal ettiğinde; dışarıya ne kadar verir verirse versin, içten içe tükenmeye başlar.</strong> Çevresini aydınlatmayı kendisine görev bilen bir mum gibi, herkese faydası olayım derken maalesef kendi varlığını ve isteklerini önemsemeden hep ötelemektedir. Psikolojik çerçeveden baktığımızda, bu durumun temelinde birkaç önemli dinamik vardır: Bunlardan ilki, <strong>onay ihtiyacı</strong>dır. İnsan, başkalarına faydalı oldukça kabul gördüğünü hisseder. <strong>“İyi insan”</strong> olmanın, <strong>“fedakâr”</strong> olmanın verdiği görünür değer, kişinin içsel boşluklarını kısa süreliğine doldurur. Ancak bu, kalıcı bir doyum değildir. Çünkü kişi, kendi kendine yetebilme duygusunu geliştirmemiştir. Sürekli dışarıdan gelen bir <strong>“aferin ya onay” </strong>ile ayakta kalmaya çalışır. Halbuki bu dışsal motivasyon ilelebet sürmeyecektir. Sık sık ifade ettiğimiz gibi istemeden yapılan ve devam ettirilen <strong>her fedakârlık bir süre sonra senin görevin haline gelecektir.</strong> Ve sen kırgın ve yorgun bir ruh hali ile eskisi gibi olmak istemediğinde değişmekle ve eskisi gibi olmamakla suçlanacaksın maalesef. <strong>Aslında sen değişmiyor, dönüşüyorsun.</strong> Sen, sana yar olmayıp yara olmaya çalışanlardan uzaklaşıyorsun. Gönül bağı kurduğunu zannettiğin kişilerin sana ayık bağı olduğunu fark edip yaşamını buna göre düzenlemeye çalışıyorsun. İkincisi, <strong>suçluluk duygusu ya da kendini duygularını adlandıramamadır</strong>. Kendine zaman ayırmak, kendinle baş başa kalmak birçok insan için bencilce bir duygu gibi algılanır çoğu zaman. Dinlenmek, geri çekilmek, <strong>“bugün kendim için bir şey yapacağım”</strong> demek bile bazı bireylerde rahatsızlık oluşturur. Oysa bu bir bencillik değil, psikolojik bir ihtiyaçtır. Nefes almadan koşmaya çalışmak gibidir kendini ihmal etmek. Ben ne istiyorum diye kalbimizi ve zihnimizi yoklamak ve gelecek olan cevaba odaklanmak kendimize yapabileceğimiz en güzel iyiliklerden biri olacaktır. Üçüncü olarak, <strong>kendilik değerinin dışa bağımlı olması</strong> dikkat çeker. Eğer kişi kendini ancak başkalarına verdiği ölçüde değerli hissediyorsa, bu ciddi bir kırılganlık oluşturur. Çünkü hayatın her döneminde aynı ölçüde verici olmak mümkün değildir. Ayrıca bu eylemlerin sonucu olarak da yoğun şekilde <strong>beklentiye gireceksin</strong>. Her beklenti senin gönül dünyanda hayal kırıklığı meydana getirecek ve yara alacaksın. Yorulacaksın, tükeneceksin, hatta bazen kimseye yetemez hale geleceksin. İşte o zaman kişi, <strong>“Ben kimim?”</strong> sorusuyla baş başa kalır. O an da dilinden istemsizce şu şarkı sözleri dökülecek: <strong>Heba olan günlere mi yanayım…</strong> Oysa sağlıklı bir psikolojik yapı, <strong>denge üzerine kuruludur</strong>. İnsan hem verebilmeli hem de kendine dönebilmelidir. Hem başkalarını önemsemeli hem de kendini ihmal etmemelidir. Çünkü kendine ayırmadığın her zaman, aslında içindeki <strong>“sen”den çaldığın bir parçadır. </strong>Bu bağlamda içindeki dengeye ve ahenge mutlaka kulak vermelisin. Kendine ayırmış olduğun zaman; sadece dinlenmek değildir. Bu zaman, kişinin kendini anlamasıdır, duygularını fark etmesidir, zihnini toparlamasıdır. Telefonu ve televizyonu kapatmak, bir fincan kahveyi tek başına içmek, kısa bir yürüyüş yapmak, sessizce oturmak, hiçbir şey düşünmemek… Bunlar küçük gibi görünen ama ruhu besleyen büyük dokunuşlardır.<strong> Unutma, sürekli dağıtan ama hiç doldurmayan bir kap eninde sonunda boşalır. Sen kendini doldurmadıkça, verdiklerin de bir süre sonra anlamını yitirir. Çünkü içten gelmeyen hiçbir duygu ve düşünce karşıya tarafa gerçek anlamda tesir etmeyecektir.</strong></div> <div><strong> Kendine verdiğin değer, başkalarına sunduğun değerin kalitesini belirler.</strong></div> <div><strong> Sonuç olarak, kendine dönmek, eksilmek değil; tamamlanmaktır.</strong></div>