<div>Günler sonra geçti ayna karşısına. Eskiden olsa asla aksatmayacağı bakım ritüellerini yaptı bedenine, kendini şımartarak; biraz da üzülerek, başına gelenleri asıl şimdi kavrayarak. Kremi bedeninde her gezdirişinde bir savaşa hazırlanıyormuş gibiydi; yeni bir yola çıkış seremonisindeymiş gibi.</div> <div>Yollar sana açıldı Berfin, yeniden.</div> <div>Yeniden doğan güne, batan güneşe doğru çevir yüzünü, yönünü yeni hayatın yeni bilinmezliklerine… Çok şükür!</div> <div>Hadi sür arabanı istediğin yöne.</div> <div>Yükselirken tepelere doğru şehir uzaklara kaydı her virajda. Ruhunun kanatları daha bir açılmaya başladı; neredeyse dikiz aynasına bakınca görecekti onları.</div> <div>Beşiri’de çok öncelerden bildiği bir mekân vardı; yüreği oraya götürdü onu, ama çok çok eskilerden bildiği.</div> <div>Park etti kırmızı arabasını. Sol ayağını dışarı atar atmaz terliklerinin altından çakıl taşlarının sesini duydu; betondan, asfalttan, şehir kaldırımlarından uzakta, ferahlamış hissetti kendini. Sonra sağ ayağı derken kapanan kapının sesi ve anahtarın klik sesi. Çantasını düzeltti. Arkasında turuncu ve fuşyanın dondurma tadında birbiri içinde eridiği gökyüzüne bakıp ruhunu doyurdu azıcık.</div> <div>Bir an telefonunu aradı çantasında. Aaa, yoktu ki. Kazadan sonra yeni bir telefon almayı hiç düşünememişti. Bir türlü karar verememişti: Hayata kaldığım yerden devam etsem mi etmesem mi? Annem ve Dilan merak eder mi acaba, diye düşündü. Neyse, bugünlük böyle olsun; telefon işine bakarız artık, dedi.</div> <div>Önünde uzanan mekânın avlu gibi ön kısmına baktı şöyle; derin bir nefes alıp verdi. Eskiden orada olan tezgâhı düşündü, Siirt fıstıklarıyla dolu çuvalları. Yılmaz’la ne çok fıstık yemişlerdi; ertesi gün, üzerinize afiyet, tuvaletten çıkamayacak kadar. Birden kıkırdayarak karnını tuttu Berfin.</div> <div>— Hoş geldiniz abla! dedi genç, uzun, esmer bir delikanlı.</div> <div>— Hoş buldum! Hoş buldum! dedi Berfin.</div> <div>Nedense böyle hitap cümlelerini… Yok, bir cümle yetmez, kesmez. Tadı ancak ikincisiyle çıkar diye herhalde nakarat gibi mutlaka iki kez söylerdi. Çünkü üçüncüsü de biraz abartı olurdu; takılmış plak gibi.</div> <div>Beyaz, şırıl şırıl minik güvercinlerin, serçelerin üzerinde, kenarlarında, suyunda ötüşüp durdukları bir çeşme koymuşlardı o zaman oturdukları tahtın yerine. Suyun sesi içindeki boşluğa iyi geldi. Birazını kulaklarından içeri alıp yürüdü bahçenin köşesindeki tahta doğru ve ağırca oturdu, masanın kenarlarından destek alarak.</div> <div>Akşam olmasına rağmen hava nasıl da sıcak ve boğucuydu; bir Churchill söyledi. Keten lacivert elbisesinin uzun eteklerini püff diyerek indirip kaldırdı; yelpazeledi kendini. Buzlu bardağı iki eliyle avuçlayarak pipetten yudumlamaya başladı; karşısına Yılmaz’ı oturtarak. Neredeyse bir Churchill de Yılmaz için söyleyecekti.</div> <div>Arkasından hışırtılar duydu, kıpırtılar. Geçen akşam beyaz, ahşap, lake kaplama kapının üzerinde duyduğu yeşil çekirgenin ayak sesleri gibi.</div> <div>Aaa, o da nesi?</div> <div>Minik mi minik, tatlı mı tatlı, sayamadığı kadar çok, hepsi ayrı renk karışımlarında yavru kedicikler. Anneleri de uzak bir köşede şezlonga uzanır gibi serilmişti. Yavrular ya bir beyaz kelebeğin peşinde ya da birbirleriyle oyun hâlindeydiler. Anın mutluluğu içine akarken yanına takılan ufaklığın biriyle salıncağa doğru yürüdü; beraber bindiler salıncağa.</div> <div>Ağustos böceklerinin sesine teslim, usulca sallanırken bu salıncakta Yılmaz’ın elini ellerinde hissetti; güçlü omuzları zayıf omuzlarına dayalı, gücünü emerek, aşkla.</div> <div>Kedicik sıkılınca indiler salıncaktan; henüz küçüktü, atlayamazdı o aralıktan. Tahta geçip oturdu tekrar, bir de çay söyledi kendine. Akşam inerken kırmızı, pembe, sarı, yeşil ışıklar iyice görünür olmuştu. Loş ama renkli ışıklarda geçmişle gelecek arasında, ampullerin arasındaki kablolar gibi bir bağ aradı; yakalayıp da tutunacak.</div> <div>Ansızın önce o loş ışıkları dağıtan, gökyüzünü kırılan cam gibi parçalara ayıran şimşekler çaktı; ardından gürleyen gökle sarmalandı. Aslında nasıl da korkardı şimşekten de gök gürültüsünden de. Ama bu sefer alnında sıcaktan biriken ter damlalarının hafifçe serinlediğini fark ederek ferahladı.</div> <div>Gökyüzü de sessizleşti az sonra.</div> <div>Lavabolar mekânın uzakça bir köşesindeydi. Oraya doğru usulca, kediciklerin arasından geçerek yürüdü. Ağaçların bittiği yerde başını kaldırıp göğe dikti gözlerini, yıldızları görmek özlemiyle.</div> <div>Arkasından biri seslendi.</div> <div>Neşeli bir sesi vardı kadının.</div> <div>— Yıldızlara mı bakıyorsun abla? Çok yıldız kayar burada, dedi muzipçe gülümseyerek kanlı canlı, esmer yüzüyle.</div> <div>Berfin de kadına gülümseyerek, onun o muhteşem çukurluktaki gamzelerinden aldığı güçle gökyüzünde kayan yıldız aradı. Ellerini çenesinin altında tek bir yumruk yapıp bekledi, gözlerini dört açarak.</div> <div>Ve evet, işte kaydı bir tane.</div> <div>Hahhh, tamam, şimdi dileğimi tutuyorum, dedi; derken bir yıldız daha kaydı ve bir yıldız daha. O kadarla kaldı şimdilik göğün o parçası.</div> <div>— Teşekkürler! Tuttum dileğimi, dedi umutla yumduğu gözlerini yavaşça açarak.</div> <div>Gamzeli kadın gitmişti.</div> <div>Tahtına doğru yürüdü Berfin.</div> <div>Masamı mı karıştırdım acaba, diyerek gözlerini kısıp baktığında, yıldızlar mı yoksa ağaçlar mı bu kadar çok ağlıyor diye bilemediği bir yağmur çoktan başlamıştı; yaza bir mola cinsinden.</div> <div>Masada arkası dönük oturan birini görünce, haa, dedi, başka biri gelmiş demek ki masaya. Geç de oldu zaten, gideyim artık; daha fazla meraklanmasınlar, deyip kasaya yöneldi; yağmur tüm yazın tozunu kazırcasına silmeye ant içerken.</div> <div> </div>