1969 yılı…
Mescid-i Aksa alevler içinde kalırken, sadece bir mabedin duvarları değil, İslam dünyasının onuru da sınanıyordu. O gün yaşananlar, bugün Gazze’de yaşananların adeta habercisiydi.
Yıllardır dolaşan bir ifadede, dönemin İsrail Başbakanı Golda Meir’in şu sözleri aktardığı söylenir: “Mescid-i Aksa’yı yaktığımız gece bütün Müslüman orduların İsrail’e gireceğini sandık. Ama kimse gelmedi. Biz de her şeyi yapabileceğimizi anladık.”
Bu sözlerin tarihsel doğruluğu tartışılabilir. Ancak tartışılmayacak olan bir gerçek var: Mescid-i Aksa’nın kundaklanmasının ardından İslam dünyasının ortaya koyduğu fiili tepki, işgalcilerin cesaretini kırmaya yetmedi.
Aradan yarım asırdan fazla zaman geçti.
Bugün Gazze’de çocuklar enkaz altında can verirken, anneler evlatlarının cansız bedenlerini kucaklarında taşırken, hastaneler bombalanırken ve bir halk dünyanın gözleri önünde açlığa mahkûm edilirken, Müslüman ülkelerin büyük çoğunluğu hâlâ kınama cümlelerinin ötesine geçemiyor.
Her toplantıda aynı sözler…
Her zirvede aynı bildiriler…
Her saldırıdan sonra aynı öfke dolu açıklamalar…
Peki sonuç?
Gazze hâlâ yanıyor.
Mescid-i Aksa hâlâ tehdit altında.
Filistinliler hâlâ yalnız.
En acı olan ise, bu sessizliğin artık sıradanlaşmış olmasıdır. Bir zamanlar ümmetin ortak davası olarak görülen Kudüs, bugün siyasi hesapların, diplomatik dengelerin ve ekonomik çıkarların gölgesinde bırakılmış durumda.
Tarih, sadece saldıranları değil; saldırıya sessiz kalanları da yazar.
Bugün Mescid-i Aksa’nın gölgesinde yaşanan her acı, sadece işgalin değil, aynı zamanda duyarsızlığın da eseridir. Çünkü zulüm kadar, zulme alışmak da tehlikelidir.
Belki de asıl soru şudur:
1969’da Mescid-i Aksa yanarken beklenen tepki verilseydi, bugün Gazze aynı acıları yaşar mıydı?
Bu sorunun cevabını tarih verecek.
Ama tarih bir şeyi çoktan yazdı:
Bir milletin kutsalları saldırı altındayken sessizlik, tarafsızlık değildir.
Sessizlik, çoğu zaman kayıtlara düşülen en ağır tanıklıktır.