?>

HİÇBİR YERE SIĞAMIYORUM!

Deniz Şanlı

9 saat önce

Beklemek kapılarda…
Belki bir ya da iki cümle daha duyabilmek için sözü uzatmaya çalışmak… Bazen alacağı cevabı anlamsız sorularla geciktirmek…
Binbir umutla yoğun bakım kapılarında… Doktorun iki dudağı arasından çıkacak kelimelere kilitlenmek. Zamanın oradan sonsuza yürümesi…
Mimiklerinden kopamamak; bakışlarında aramak doktorun, yakınının biraz olsun iyilik hâlini.
Tek bir “İyi!” kelimesini kendine bir balon yapmak… Hani ışıkları yanıp sönen, karanlıkta bir disko topu gibi parlayanlardan. Hatta renk renk kuyruklu bir uçurtma yapıp ona tutunmak, göklerde süzülmek onunla… Dahası, Kapadokya’daki balonlardan birine dönüştürmek onu ve manzaranın tadına doyamamak…
Ferahnaz Abla…
Güzel arkadaşım Filiz’in biricik annesi.
Köylerinin herhâlde gelmiş geçmiş en güzel kızıymış; hülyalara salan masmavi gözleriyle.
Memleketlerinde bir hastanede, yoğun bakımda bir süredir takip ediliyordu.
Bir sabah yoğun bakım kapısının önünde, Filiz’in üç abisine ve elinde bastonu, başında kasketi, açık mavi pantolon-ceket takımıyla bekleyen bembeyaz pos bıyıklı babasına; bir doktor, hayatı boyunca hiçbir koşulda söylemeyi sevmediği sözleri söyledi.
Dört adam sarılıp birbirine, kapanıp içlerine, sessizce ağlaşmaya başladı.
Doktor da onların asil hüznü ve Ferahnaz Abla’nın o güzel gözlerinin bir daha hiç açılamayacağı dehşetiyle gözyaşlarına hâkim olamadı. Yaşlar göz çukurlarında birikti.
Ağladığı anlaşılmasın diye hızlıca döndü arkasını ve yoğun bakımın kapısından geçip sonsuzluğa uzanır gibi görünen beyaz koridora yöneldi.
Ferahnaz Abla’ya son dualarını ederken, omuzlarına ve içine çöken hüznü yeni bir duyguya devredebilmek umuduyla, sanki ölüm o koridorlardan geçip de morga hiç inmemiş gibi yeniden çalışmaya koyuldu.
Yoldayız…
Ne sahici bir bahar yaşadık bu sene. Hâlâ sarhoşluğundayım.
Yemyeşil halılarla döşenmiş boydan boya en kurak, en çorak yerler bile.
Filiz'im ise böylesine canlı bir fonun önünde bile hayattan öylesine kopmuş ki; bitip tükenmeyen ağıtlara gömülmüş durumda
“Keşke ben ölseydim! Allah’ım beni al! Annemi bırak! Annemmmm! Annemmmm! Sensiz nasıl yaşarım Annemmm! Yaşayamam!”
Ne yapsam ulaşamıyorum canım arkadaşımın ruhuna yol boyunca.
Eşim arabayı kullanıyor. Filiz’le ben arkadayız.
Ben bütün sesimi içime çekmişim adeta. Tek kelime edemiyorum.
Sadece omzuma dayanıp gözyaşlarını köprücük kemiğimin çukuruna dolduran Filiz’ime sarılmış ve bütün ruhumu ona adamış durumdayım.
Eşim böyle durumlarda insanlara en iyi morali verebilen kişidir; aslında her durumda.
Onun davudi sesiyle, anlattıklarıyla birazcık duruldu sanki ağıtlar.
Sakinledik.
Baktı bana yağmur sonrası mavi-yeşil gözleriyle…
Baktı ama onu orada bulamadım.
Filiz’imin bütün filizleri ölmüş, kırılmış kolu kanadı ve artık uçamazmış.
Çok bağlıydılar birbirlerine annesiyle.
Öyle alelade bir anne-kız değildi onlar.
Kilometrelerce uzaklarda olsalar bile her an birlikte yaşıyor gibiydiler.
O kadar güzel bir anneydi ki Ferahnaz Abla…
Sanki dünyadaki herkesin ve her şeyin annesiydi; yalnızca kendi çocuklarının değil.
Gidişi benim de içimde kocaman bir oyuk bıraktı.
Kanayan, sızım sızım sızlayan bir oyuk…
Ve gidişi nasıl da denk gelmişti bayrama…
Filiz’in eşi Erkan ve ikiz kızları hemen arkamızdaydılar yolda. Çocukları birazcık da olsa bu kasvet ve yakarış ortamından uzak tutabilmek istemiştik. Hem de Filiz’den akan pınar ferahlatır belki içini, demiştik.
Erkan, bir cenaze konvoyu olduğumuz anlaşılmasın diye kim bilir kızlara ne şebeklikler yapıyor, ne pembe vaatler veriyordu; oje, dondurma, pamuk şeker, oyuncak, oyun, tatil…
Az sonra bir benzinlikte durduk.
Sessizce içtik kahvelerimizi, çaylarımızı.
Gözüm hep Filiz’deydi. Ellerim hep ellerindeydi; gözyaşlarıyla nemli.
Darmadağın, karmaşık saçlarıyla bile ne güzeldi.
Baktı bana derin derin.
“İşte böyle!” dedi.
İşte bu kadar, bu kadarcık…
Kalktık.
“Ben Erkan’la gideyim. Siz kızları alın. Beni böyle görmesinler.” dedi.
Başımla onayladım sadece. Yine sesim çıkmadı, çıkamadı.
Pembe vaatlerin ardından tatlı rüyalara dalmıştı kızlar. Onları uyandırmadan bizim arabaya taşıyabildik.
Sonra Filiz’le sarıldık sımsıkı, uzun uzun. Sallandık öyle yerimizde; birbirimizi pışpışlar gibi, bir bütün beşikmişiz gibi.
İçim buruluyordu, sıkılıyordu. Ev işlerine kendini delice kaptırmış etli butlu bir hanımın tombul, kıpkırmızı ellerinde sıkılan bir bez gibiydi yüreğim…
Filiz’imi oturttum arabaya; nadide bir çiçeği özenle vazoya koyar gibi.
Erkan dalgın dalgın ama sevgiyle baktı Filiz’inin gözlerine. Okşadı, sevdi, düzeltti ıslanmış saçlarını. Yanaklarında biriken yaşları sildi. Öpüverdi alnından.
Erkan, Filiz’in emniyet kemerini takmak istedi ancak Filiz:
“Yapmayın, hiçbir yere sığamıyorum! Yapmayın!” deyince vazgeçti.
Ben de kapattım arabanın kapısını; sesi hâlâ kulağımda.
Kenara çekildim ve arkalarından, yemin eder gibi, öylesine havada kalıveren bir el salladım.
Bizim arabaya doğru yürüdüm. Önce kızları kontrol ettim, sonra geçip oturdum yerime.
Koyulduk yola.
Yol boyu, yıllar boyunca yaban gülü zannettiğim kuşburnu ağaçları; açık pembe ve beyaz çiçekleriyle selamladılar bizi.
Sağ yanımda kıvrım kıvrım akan derenin üzerinde bembeyaz bulutların, masmavi gökyüzünün ve uçuk pembe sazlıkların aksi vardı.
Acaba hangisi gerçekti, bilmem ki?
İçimi, yeryüzündeki gökyüzünün üzerinde yürüyebilmenin derin arzusu kapladı.
Sordum kendi kendime:
“Yürüyebilir misin sen, Deniz? Suyun üzerinde, Deniz olsan bile?”
Nasıl olduysa Filiz’lerin memleketine yaklaşırken gökyüzü karardı ve ansızın delice bir yağmur bastırdı.
Öyle fazlaydı ki yağmur, sileceklerimiz neredeyse hiçbir işe yaramıyordu.
Arabamız yağmurun içinde yüzen bir sandala dönüşmüştü.
Göz gözü görmüyordu.
Sileceklerin ucundan damlalar, kıvrım kıvrım cıva zerrecikleri gibi sonsuz bir hızla saçılıyordu.
Beş dakika kadar nerede olduğumuzu, hangi yöne aktığımızı bilemeden yol aldık sandalımızla.
Sonra kesildi yağmur.
Filiz’imin gözyaşları gibi.
Yeniden ferahladı, aydınlandı her yer.
Yıkanmış gibiydi. Işıl ışıl…
Açık yeşil tonlarındaki meşe ağaçlarına bakarken yolun sağında, topraktan göğe doğru taze filizlerini almış yürümüş kocaman bir ağaç ve onun yanından uzanan davetkâr bir yol gördüm.
Dikkatlice baktığımda ise yolun üzerinde, sol yanına yatmış bizimkilerin arabasını gördüm.
Kızlara belli etmeden içimden attığım sessiz çığlık hâlâ daraltır beni.
Eşimle dehşetle bakıştık.
112’yi aradı hemen.
Ben de doktor içgüdüsüyle fırladım arabadan.
Ama yol uzadıkça uzadı.
Vardığımda Erkan arabanın içinde sıkışmıştı.
“Ben iyiyim! Filiz yok!” diyerek acıyla, inlemeyle karışık ağlıyordu.
Etrafıma bakındım.
Çok büyük şaşkınlık ve korku içindeydim.
Telaşla dört dönerken yüreğimin atışı her yanımdaydı.
Yolun sağ tarafında, aşağıya doğru uzanan gelincikler, sarı çiçekler ve papatyalarla süslenmiş çayırların arasında; devrilmiş, yosunlar ve sarmaşıklarla kaplı kocaman bir ağaç gövdesi gördüm.
Ve onun hemen yanı başında Filiz’imi...
Başı ve gövdesi birbirine asla ait olamayacak bir açıyla duruyordu.
Geri dönüşün imkânsızlığı her adımda biraz daha yüzüme çarpıyordu.
Eskiden Malabadi mavi-yeşiline şimdi ise Munzur mavi-yeşiline çalan gözleri hafif aralıktı.
Yüzünde kendinden ve bulunduğu yerden sonsuz memnun ve teslimiyetçi bir tebessüm vardı.
Gözlerinden taşan ışık, giderek bir noktada yoğunlaştı.
Işık, morun her tonundan çiçeklerle bezeli eski bir nehir yatağını işaret ediyordu.
Sonunda sönüverdi ışık.
Tam o sırada iki kadın silueti gördüm.
Öylesine güzel, öylesine hafif, öylesine uçuş uçuş...
Yaşlıca olan, “Hoş geldin. Seni bekliyordum güzel kızım.”
diyerek genç kadının ellerini tuttu ve girdi koluna.
Hâlâ karla kaplı dağlardan coşkuyla gelen sular eski nehir yatağını doldururken, onlar artık birer su perisi gibi sularda görünmez oldular.
Devrik ağaç gövdesinin ve biricik arkadaşımın bedeninin başında aklımı yitirmek üzereyken, yaklaşan bildik siren sesleriyle kendime geldim...
YAZARIN DİĞER YAZILARI