?>

İLK GÖRÜŞTE AŞK!

Deniz Şanlı

6 saat önce

Kitaplar, Kütüphaneler, Kitabevleri…
Hayatta kendini en çok kendinde, evinde hissettiği yerlerdi Berfin’in. Komik belki ama ders aralarında oturduğu yerde en tatlı şekerlemeleri de yaptığı yerlerdi kütüphaneler aynı zamanda.
Kontrollü bir sessizlik vardı buralarda. Bütün şehrin gürültüsünden arınmış, hatta şehrin tüm ışıklarından da yıkanmış gündüzler ve geceler boyu süren dağ köyü sessizliği gibi değil ama insanı içinde olduğu büyüleyici dünyadan koparmayan, o dünyayı hiç bozmadan sadece fonda akan seslerin olduğu bir sessizlik akışı düşünün.
Çevrilen sayfa sesleri, masaya konulan bir kalem, kupa, kitap, laptop, tablet sesi, duvardaki saatin tik takları, belki bir çanta ya da kalemlikten gelen fermuar sesi, telefonlardan ve akıllı saatlerden gelen bildirim sesleri ama o kadar…
Eskiden insanlar birbirlerine kütüphanelerde sadece saat kaç falan diye fısıltıyla bir şeyler sorarlardı. Şimdilerde ise bunca elektronik aletin arasında buna hiç gerek yok; eğer konuşmaya bir bahane değilse…
Berfin bugün kütüphanenin değil kitabevinin yolunu tuttu öğleden sonra. Havada tatlı bir esinti ama koşturarak gelen yazın muştusu sıcacık bir hava vardı.
Evden çıkarken hava durumunda görülen yağmur ihtimali dolayısıyla şemsiyemi alsam mı almasam mı diye ikizler burcu kararsızlığında iki dakika kadar düşünmüş ve sonunda:
“Aman ya, ıslanıveririm ne olacak!” deyip çıkıvermişti evden.
Ahmet Abi’yi gördü kitabevinin kapısında. Şaka maka yazar Ahmet Ümit’e bayağı benziyordu bu adam; gülümseyiverdiler birbirlerine.
Berfin gerçek bir müdavimdi ve ışıl ışıl bir genç kızdı. Kitapları okumuyor; yiyor, yutuyordu.
Küçüklüğünden beri böyleydi.
Henüz okuyamadığı zamanlarda bile resimli kitaplarına sarılıp uyuyakalırdı.
Annesiyle babası tartışsa, bir şeye küsse ya da dış dünyanın olayları hayal gücüne yetmese, kesmese onu; hemen kitaplarına kaçardı, onlara sığınırdı.
“Hoş geldin Berfincim!” dedi Ahmet Abi. “Gel gel, taze çay var; kaçakla karışık!”
Yüzünde öyle güzel bir gülümseme vardı ki sanki:
“Berfincim, evine hoş geldin!” diyordu.
Berfincik kanatlanıp giriverdi içeri.
Kitabevinin yeni kitaplar dışında ikinci el, üçüncü el, kim bilir kaçıncı el kitaplardan oluşan bir bölümü daha vardı. Berfin o tarafı pek bir severdi. O tarafın kokusu içinde bir çayı yudumlamayı dünyalara değişmezdi.
Ha, bir de kış bahçesi gibi bir alanı daha vardı kitabevinin; Batman’ın delice sıcağında serin olabilen, kışın soğuklarında da sıcağına sığınılabilen. Orayı da çok severdi.
Berfin eski mecmuaları karıştırırken, mezuna kalan bir öğrenci olduğundan biraz da geleceğinin belirsizliği içinde, Ahmet Abi’ye hep sormak istediği muhteşem fikrini düşündü.
Aslında hep kapıda, panoda bir yerde:
“Part Time Çalışacak Bayan Eleman Aranıyor!” diye yazsa diye bekliyordu için için.
Hiç eleman ihtiyaçları yok muydu bunların ya?
Neyse, dedi. Bugün cesaretini toplayıp soracaktı Ahmet Abi’ye.
Gerçi Ahmet Abi’den çok Seher Abla’nın sözü geçerdi ya, neyse...
Derken Seher Abla girdi kapıdan.
Kitabevinin kapısındaki zil çınladı.
Bayılıyordu bu sese.
Babasıyla ilgili korkunç ihtimalleri düşünürken hep bu sesi çınlatırdı içinde, acısını biraz olsun hafifletmek için.
Her çınlamayla hasta babasının acılarını hem kendinde hem de onda biraz olsun azaltabileceğine inanırdı.
Seher Abla, olağanüstü bir auraya sahip, olağanüstü güzel bir kadındı.
Simsiyah, pırıl pırıl saçları; yemyeşil, kocaman ve sürmeli gözleriyle bir Kleopatra’ydı Berfin’in gözünde.
Bu kadar güzel ve hoş bir kadın olmak nasıl bir duygu olurdu diye düşünürdü hep; henüz kendi çok güzelliğini keşfetme fırsatı bulmadığından.
“Günaydınlar Ahmetçim, günaydınlar Berfincim!”
diyerek büyük bir coşkuyla içeriyi doldurmuştu Seher Abla.
Berfin onun her şeyini büyük bir gıpta ile inceliyordu ve neredeyse Ahmet Abi’den bile çok onun çekim alanındaydı.
Neyse, toparlayıp hemen kendini:
“Size bir şey söylemek istiyorum. Ben burada çalışmaya karar verdim!” deyiverdi.
Ahmet Abi ve Seher Abla muzipçe bakıştılar.
Seher: “İyi de bizim elemana ihtiyacımız yok ki.” derken sağ gözünü kırptı Ahmet’e.
“Yaaa?” dedi Berfincik.
Başını önüne eğdi, parmaklarına baktı. Tam o sırada tırnaklarının kenarlarındaki etleri yolduğunu, daha da fenası onları dişleriyle koparıp attığını fark etti.
Annesi bu yaptığına çok kızar, küçük erkek kardeşi de bu hâliyle çok dalga geçerdi.
Hemen fark edip kendini tırnak etlerini koparmaktan alıkoydu.
Fonda Ciwan Haco’dan “Gula Sor” çalıyordu.
Heyecanlı bir çocuğun kapıyı kırarcasına çalıp içeri dalacakmış gibi olduğu bir kanat çırpış vardı içinde.
Ahmet:“Dur bakalım Seherciğim, olabilir aslında.”dedi.
Berfincik o kadar çok şaşırdı ki tam da: “Neyse yani, boş verin...”gibi şeyler saçmalamaya hazırlanıyordu.
Şaşkınlıktan simsiyah kömür gözleri iki katına büyüdü. Havalara uçtu.
Zıplamaya başladı.
Atladı Ahmet’in boynuna.
Sonra Seher’in de tatlı tatlı gülümsediğini görünce ona da kocaman sarıldı.
Deliydi bu kız.
Kahkahalar atıyordu.
Gür ve coşkun sesi kitabevinden sokaklara kadar çağıldıyordu.
Tam o sırada kapıdan bir genç adam girdi içeri o tatlı zili çınlatarak.
“İyi günler. Kolay gelsin.”dedi.
Berfin hemen:“Buyurun, hoş geldiniz.”diyerek ilk müşterisini selamladı.
Ahmet ve Seher de çok sevinçliydiler. İşin aslı Berfin’i zaten çok severlerdi.
Onların hiç çocukları olmamıştı ve Berfin de gençlik neşesi taşıyordu onlara.
Ahmet, Seher’e hep:“Senden daha fazla kimseyi sevemem ben!” derdi.
İçeri giren genç adamın dalgalı kahverengi saçları, keskin yüz hatları, sağlam geniş omuzları ve heybetli bir gövdesi vardı.
Berfin, onu belli etmemeye çalışarak gözleriyle takip ediyordu.
“Yunan tanrıları gibi...” diye düşündü içinden.
Telefonu çaldı gencin. Konuşurken:
“Yok loo!”dediğini duydu.
Berfin’in beyninin içinde özenle taşınan bir cam düşürülüp kırıldı ve tuzla buz oldu bir anda.
“Amaaan, şuna da bak hele! Ne tanrısı? Baksana, kaba saba bir tip.”diye geçirdi içinden.
Sonra bir kupa çay almak için kafe kısmına doğru yöneldi.
Hayal kırıklığı bayağı büyüktü.
Neyse...“Ya Seher Ablacığım, şu cookieyi de amma güzel yapmışsın, bayıldım!”
diye ağzı dolu dolu konuşurken genç adamın bakışlarına yakalanınca çok utandı.
Bir de çocuğa kendisi kaba demişti.
Lokmasını yutmaya çalışırken kurabiyenin içindeki çikolata parçacıkları onu mest ediyordu.
Ezgi’nin Günlüğü: “Seni düşünmek güzel şey, seni düşünmek ümitli şey...”diyordu.
Genç adam ikinci el kitapların olduğu tarafta bakınıyordu.
O da nesi?
Çocuk oldukça eski bir kitabın sayfalarını çeviriyor, sonra gözlerini kapatıp kitabı kokluyordu.
“Transa geçmiş bu!”diye düşündü Berfin.
Bu garip çocuktan gözlerini alamıyordu.
Genç, birkaç kitap seçti oradan ve kış bahçesi tarafına geçti.
Berfin de biraz oyalanıp dağınık birkaç kitap rafını toparladıktan sonra gence doğru yürüdü.
“Ne içersiniz?”diye sordu.
Genç:“Yapabilir misiniz bilmem ama ben dibek kahvesiyle Türk kahvesinin karışımından yapılan kahveyi çok severim. Az şekerli olacak ama kıvamını tutturmak çok önemli.”dedi.
“Yaaa, öyle mi? Hemen yaparım!”diyerek kafe tarafına koşar adımlarla geçti.
Genç, Tomris Uyar’ın birkaç kitabını almıştı.
En üstte “Aramızdaki Şey” vardı.
Araladı kitabın kapısını.
Berfin, elindeki minik tepside kahve, pembe pudra şekeriyle hazırladığı su ve birkaç gül lokumuyla geldiğinde genç çoktan kitabın kapısından geçmiş, evin odalarında gezinmeye başlamıştı bile.
Bu yüzden başında dikilip duran Berfin’i biraz geç fark etti.
“Ne oldu? Neden öyle bakıyorsun bana?”dedi.
Berfin:“Eee? Söylesene, beğendin mi kahvemi?”dedi.
“Haa...”dedi genç. Sonra gülümsedi.
“Evet, evet. Çok iyi olmuş. Beklediğimden çok daha iyi.”
Bizimkinin yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı.
Ahmet Abi de gençleri uzaktan izliyor, bıyık altından gülüyordu.
Genç başını yeniden kitabına eğince Berfincik’e de oradan uzaklaşmak kaldı.
O da raftan bir kitap alıp gencin iki masa önüne, sırtı ona dönük olacak şekilde oturdu.
Karşısına geçip dikizler gibi baksa pek ayıp olacaktı. Hem de tam bir saçmalık.
Oturduğu yerin solundaki camdan onu takip edebiliyordu.
Üstelik içeride bolca yeşillik, çiçek, kitaplık, kitap ve çeşitli objeler olduğu için bunu çocuğa belli etmeden yapabiliyordu.
Seher arada bir iki şey için çağırdı Berfin’i. Günlük rutin işlerle ilgili bir şeyler anlattı.
Berfin sonra kendilerine de güzel birer kahve yaptı; nasıl olduğunu merak ettiği için tam da gence yaptığı gibi.
Kahvesini alıp yerine geçerken genç ona:
“Tam dört kez telefonun çaldı. Duymadın mı? Gürültüden kitabıma konsantre olamadım.”
diyerek çıkıştı.
“Gerçekten mi?”dedi Berfin.
Masanın üzerinde unuttuğu telefonuna aceleyle sarıldı.
Genç, onun bu gereksiz telaşlı heyecanına pek anlam veremedi.
Berfin:“Anne? Anneciğim, ne oldu?”diye sordu.
Ses tellerine yerleşmiş korku daha ilk kelimesinden belli oluyordu.
Birden sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Ne yapacağını bilemiyordu.
Sandalyeye oracıkta çöküverirken beline kadar uzanan dalgalı siyah saçları da gözyaşlarıyla beraber kucağına doğru akıyordu.
Damlalara hiç mani olamıyordu.
Genç hemen yerinden fırladı.
“Ne oldu? Ne oldu, anlatsana! Senin için ne yapabilirim?”diyerek diz çöktü sol yanında.
Berfin’in bambaşka bir ümitsizlik içinde olduğunu görebiliyordu.
Küçücük bir kız çocuğunun çaresizliğiyle bakıyordu ona, yaşlarla dolu gözlerini araladığında.
Sabah özenle çektiği eyelinerın sol kuyruğu çoktan terk etmişti gözünün ucunu.
Yeni yeni bronzlaşıp çillenmeye yüz tutan yanakları ve hokka gibi burun ucuyla gerçekten olsa olsa dört yaşında bir cimcimeydi bu kız.
Ahmet Abi ve Seher Abla da buarada yetişmişlerdi yanlarına.
Berfin, Seher’in kollarına attı kendini.
“Ablacığım, hastaneye gitmeliyim hemen. Annem, babamın yine yoğun bakıma alındığını söylüyor. Ama sesi o kadar kötüydü ki... Sanki... Sanki!..”dedi.
“Hadi kalk abicim, gidiyoruz hastaneye!”dedi Ahmet ve yola koyulmaları o kadar kısa sürede oldu ki genç arkalarından bakakaldı. Öylece yerinde çakılı kalmıştı. Hiçbir şey yapamamıştı.
Aslında hastane fobisi vardı onun.
Pandemi döneminde, yoğun bakımda iki gün içinde annesi ellerinden kayıp gittiğinden dünyanın en korkunç yeriydi hastane onun gözünde.
Tam o sırada sandalyenin arkalığına asılmış Mardin işi, saçaklı, bordo, hamavi desenli şalını gördü Berfin’in. Şalı kaptı.
Kitaplarını ve eşyalarını toparladı.
Kitabevinin kapısına doğru koşar adımlarla yönelecekken hesabı ödemeyi unuttuğunu fark etti.
Kasaya yönelip kredi kartını uzattı Seher Abla’ya.
Tam o sırada telefonu çaldı. Konuşmak için aceleyle dışarı çıktı.
Kapı kapanırken, bir saat öncesine göre zamanın içinde çok şey değişmişti. Zil yine çaldı ancak bu kez tınısı bir başkaydı.
Seher, kartı geri vermek üzere kapıya geldiğinde genç adamı göremedi.
Sokağa doğru seslendi: “Yılmaz Bey! Kartınızı unuttunuz!”
Ama Yılmaz, çoktan Berfin’in saçlarının dalgasına tutunmuş, ilk görüşte aşk denizinin suları üzerinde süzülmeye başlamıştı bile...
YAZARIN DİĞER YAZILARI