Ben büyük boy bir sehpayım.
Boy boy tam dört kardeşlik bir aileydik biz aslında matruşkalar gibi.
Ben kardeşlerimin hepsine kol kanat gererdim.
Gençliğimde öylesine güzeldim ki ahh ahhh!
Bedenim parlak camdan, kenarlarım ceviz ağacı, kahverengi parlak ahşaptan.
Bacaklarım pırıl pırıl parlayan metalden gümüşi; metal bacaklarım ahşapların içine geçtiğinde ışıl ışıl metalik gri gözlerim...
İlk evimde ev sahibem çok zarif, pek hamarat, hayat dolu bir hanımdı.
Al al yanaklı, ay gibi yüzlü, geniş göğüslü, hükümet gibi bir kadındı. Hanım arkadaşlarıyla yaptıkları günlerde ne hoş sohbetler dönerdi üzerimizde. Evin kızı annesine gebelik müjdesini ilk benim şahitliğimde vermişti. Torunların doğum günü benim üzerimde kutlandı; pastalar benim etrafımda üflendi. Dünya kupası maçlarının heyecanını ben de yaşadım. Çocuklar, saklambaç oynadı benim kanatlarımın altında deve kuşu misali.
Yıllar geçti ve hanımım vefat etti. Kızının evine taşındım.
İkinci ev sahibem yurt dışında yaşıyor, memlekete birkaç aylığına geliyordu.
O dönemlerde biz kardeşlerimle iç içe yaşadık; bomboş evde birbirimize sarılıp ısındık.
Metal bacaklarımız Allah’tan birbirine temas etmezdi de daha az üşürdük. Bir de neyse ki üstümde güzel bir dantel örtü vardı da onunla ısınırdık.
Ne zaman üzerimize bir toz bezi değse ohhh derdik demek ki bahar gelmiştir. Üzerime bir küstüm çiçeği, belki de bir menekşe yerleşmiştir. Ama ben en çok eflatun, mor, pembe, beyaz yansısı üzerime düşen orkideleri severdim. Yıllar çabuk geçti; büyüdü evin çocukları. Herkes bir yana giderken bizi de yeni evlenen oğluna verdi kadın. Hâlâ parlak ve gözde olan bedenimiz, caanım koltuk takımı ve içeri odadaki köşe takımıyla memur olan oğluyla taşraya, daha da taşraya taşındık. Günlerimiz daha sakin geçerdi ama yeni evlenen bir çiftle yaşamak da hani bambaşka hoş bir duyguydu. Beraber romantik filmler izlerdik. Sarılıp koklaşıp, kıvrılıp uyurdular üzerinde yanı başımdaki pofuduk koltuk dostumun. Gurbetin zorluğuna ağlarken genç hanımım, annesiyle dertleşirken telefonda, ben de oradaydım.
Yıllar geçerken, ben paslanmaya yüz tutmuşken geldi yeni nesil torunlar.
Bir buçuk yaşında bir kız çocuğu ilk tırmanış denemelerini benim üzerimde yaparken bacaklarını öndeki ayaklığımdan içeri soktuğu gibi devrilmedik mi beraber! O altta, ben onun üzerinde bebek ağlamaya kalmaz; ‘’Hep bu yaramaz sehpanın yüzünden!’’ deyip bir iki fiske vurdular bana gönlünü etmek için yavrunun. Sonra alkışlarla kaldırıp, kucaklayıp öptüler de sustu neyse ki bebecik. Hemen ardından kahkahalı çığlıklar atıp mutluluktan sıçramaya başladı.
‘’Ne mutlu bebeciğe!’’ dedim upuzun ömrümde bir kerecik olsun bunca sevilip öpülmedim...
Bir kardeşimi bebeğin küçük odasına aldılar ve üzerinde kırmızı bir ayıcık kocaman!, yumuşacık, tek düğme gözü olmayan. Bir kardeşimi alıp balkona koydular; gün ışığında kavruldu, daha erken yaşlandı, yıprandı; ahşap kısımları üzerine sigara izmaritleri düştü ve rengi oyuk şeklinde derinleşerek karardı. Ağaç yapraklarının hışıltısında, rüzgârın nefesinde uyudu kaldı.
Sahibemizin narin kollarından düşen dolma ve sarma dolu çelik leğen, bir küçüğümün yüreğinin tam orta yerini boydan boya çatlattı.
İzlemiştim hanımlarımla Selvi Boylum Al Yazmalım’ı, Dila Hanım’ı ve daha nicelerini. Kadir İnanırla Türkanım’ın son bakışlarının ışıkları ve renkleri oynaşırken camımın üzerinde nemli kâğıt mendiller atıldı üzerime konfetiler gibi. Gözyaşları da, kan damlaları da, boncuk boncuk ter zerreleri de içime işleyerek akıp gitti üzerimden.
Neler yaşadım neler!
En şiddetli depremlerden, yangınlardan kurtuldum.
Sonra artık beni bir eskiciye verdiler. Eskici üzerimde hesap kitap yaptı pek çok. Yaz sabahları gazete serdiler üstüme. Üstümde domates, peynir ve közlenmiş biber. Kışları tahinli poğaça, simit ve sıcacık çay. Ay ay ayyy!
Dükkan kapısının önüne çıktık serinde yazları, çınarlar altına, pınarın sesi komşuluğuna. Tavlalar oynandı üzerimde şeşü çar ve pencüse, severim güzeli gencüse!
En sonunda üç buçuk metre kadar yüksekte taşlardan örülmüş bir duvarın önüne, kocaman bir kiraz ağacının altına o bana şemsiye ve tente olur iken benim gibi eski iki berjerin arasına konuldum tıpkı eski zaman evlerindeki gibi. Bu sefer toprak bize halı olmuştu. Gökyüzü tavan. Zannetmeyin ki yakamoz bir tek denizlerde ve göllerde olur. Yakamoz, pekâlâ bende de hayat bulur.
Kıpkırmızı, bordo kirazlar salındı üzerimde. Beş on metre ötemde vişne ağaçları; capcanlı kırmızı benekler, taze yeşilinin içinde salınıyor meltemlerde. Bizi gölgeleyen kirazımız öylesine ulu ki, göğe kadar uzanıyor parmakları. Yukarılardaki kirazları toplamaya çıkan bir gelin, düşünce ağaçtan! Yazık gebe imiş meğer, düşürmüş bebeğini. Kötücül bir ağaç değildi; tutardı aslında eğilip de gelini.
O gelinle sevdiceği, kiraz ağacının gövdesine bir kalp ve hançer gibi bir ok yapmışlar, gizli gizli buluştukları zaman. Ayşe ile Hakan! ‘’A H !’’ etti mi ki kiraz ağacı, çakı gövdesini yontarken?
Kirazlar altında hep iyiydim son zamanlarda. Biliyor musunuz bir Van kedisi gelip yavruladı üzerimde geçen hafta. Yedi yavrusu oldu. Yavrular büyürken anne kedi, yavrularını emzirdi sıra sıra, sıcak sıcak.
Son sahiplerim emekli bir çiftti. Öğlenleri mutlaka şekersiz Türk kahvesi ve maden suları içilirdi. Onlar, birbirlerine beğendikleri şiir kıtalarını okurlardı. Akşama doğru Hanım, eski bir radyo eşliğinde “Dönülmez akşamın ufkundayız vakiiiii...it çoooo...ok geç!” diye bir şarkı tuttururdu. Bey de içli içli dinler; titreyen gözyaşlarının ışıltısı, gözlük camlarının ardından bile görünür olurdu. Kareli, kumaş mendilini çıkarıp hem gözlerini hem de gözlüklerini silerdi.
Ben en çok “Bu dünya bir pencere, bu dünya bir pencereeeeee
Her gelen bakar gider ay güzel!
Her gelen bakar gideeeer” türküsünü severdim.
Kendimi görürdüm o pencerede hanımeli kokuları arasında.
Bir gün bu duvar dibi kuytusuna ellerinde bir zarf, bir kahve tepsisi ve ilaçları ile geldi benimkiler. Yine içtiler kahvelerini, ilaçlarını. Okudular şiirlerini. Söylediler radyo eşliğinde şarkıları, türküleri. Üzerimde kavuşturup ellerini kenetlediler birbirlerine. Biliyorum gözlerini gözlerine emanet edip kaldılar öylece. Eski radyodan aheste bir türkü yükselirken dolunay da en yüksek kayalıkları sıyırıp yükseliyordu. Ellerinin sıcağı çekilirken, kim bilir kaç vakit ezanlar okundu en yakın camilerden? Kaç kere gün geceye devroldu hiç fark ettirmeden ve onlarca kişi duvarın üstünden geçip giderken?..
Söyle bana şimdi, yolculuk nere peki?