Veysi, kalp damar cerrahisi yoğun bakım ünitesine alınalı iki gün olmuştu.
Evde kalp yetmezliği derinleşip solunum sıkıntısı artınca yoğun bakıma almışlardı onu.
Aslında son birkaç yılı, kalp nakli beklerken, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde kendisine takılan asist device sayesinde hiç de fena geçmemişti.
Ancak önceleri gerçekten çok kötü durumdaydı.
Vücudu davul gibi şişer, bacaklarına bakınca kime ait olduklarını bilemezdi.
Bir süredir çalışamaz, evden çıkamaz ve neredeyse tek başına lavaboya bile gidemez olmuştu.
Berfin ve Ali ile oyunlar oynayamıyor; onlarla parka, sinemaya gitmek şöyle dursun, evin içinde bile onlara yetişemiyordu.
Çünkü kalbi çok ama çok yorgundu.
Anlayacağınız, bedeni uzun zamandır kendine yar değildi.
Eşi Sare, Veysi'nin kalbine yeniden hayat veren ameliyatın İzmir'de yapılmasını sağlamıştı.
Hem de film tam kopmak üzereyken.
Yapay kalp sonrasında Veysi yavaş yavaş yeniden "Eski Veysi" olmuştu.
Ama Sare yine de rahat değildi.
"Bornova'da bir ev tutalım." derdi.
"Hastaneye yakın olalım."
Veysi ise ne Batman'daki köyünden, ne kocamaaan ailesinden, ne çocukluk arkadaşlarından ne de kahvedeki 101 okey masasından vazgeçebiliyordu.
Memleket sevdası başka bir şeydi.
Bunu ancak Batmanlı olan bilirdi.
Veysi için Cihaz Öncesi ve Cihaz Sonrası diye bir şey vardı artık.
Kalbi eskisi gibi dolu dizgin, kendini ve yaşamı her hâliyle hatırlatır şekilde atmıyordu.
Dışarıdan duyulan ses; hafif cızırtılı, uğultulu, tuhaf, ritmik bir atımdı.
Atım denebilirse...
Ama işte o uğultu, zamanla hayatta en güvendiği ses oldu.
O ses olmasa, hayatı ellerinden çoktan kayıp gitmişti.
Berfin bazen:
— Baba, bak! Metallica'nın şarkıları gibi çalıyor bu.
derdi.
Veysi de:
— Yok kızım, bu bizim düğün halayı.
derdi.
Sonra da ne güzel gülüşürlerdi.
Şimdi ise kalp damar cerrahisi yoğun bakımında, biricik yapay kalbine ne olmuş olabileceğine dair endişeler içinde o uğultuyu yokluyordu.
Birkaç gündür kimselere söyleyememişti ama ters giden bir şeyler vardı.
Rahat yürüyemiyor, yatağa uzanamıyor; önceleri çok iyi bildiği o hissi yeniden duyuyordu.
Kalbinin yetmez olduğunu hissediyordu.
Derin bir nefes aldı.
Sakinleşebilmek için biricik uğultusuna kulak verdi.
Veysi, bugün yoğun bakımın tek hastasıydı.
Kapıdan girer girmez hemen karşıda görünen ilk yatakta yatıyordu.
Terli, yorgun, nefes almak için boynunu yukarılara doğru uzatan; karnı şişmeye başlamış, seyrek ve cılız kahverengi saçları bir süredir tıraş olmadığından uzamış, terden alnına ve şakaklarına yapışmış, kirli sakallı bir adam vardı orada.
Birkaç gün önce aynada görse bu adamı hayatta tanımazdı.
Üzerindeki Sağlık Bakanlığı amblemli pikeyi düzeltirken bile yoruluyordu artık.
Burnundaki ince borucuklardan gelen hava da niyeyse hiç yetmiyordu.
Hem serin hem de efil efil esen bir rüzgâr düşlüyordu.
Havayı ne kadar içine çekse de gelmiyor; gelse de yetmiyordu.
Yorgun argın, olabildiğince dik oturup arkasına yaslandı.
Gözlerini kapattı ve yoğun bakıma kulak verdi.
Sol yanındaki monitörde, "Ha attım ha atacağım; atsam mı atmasam mı, atıyor muyum belli olmaz..." diyen bir kalp şeridi vardı.
Beyza Hemşire takiplerini almak için yanına geldiğinde, hareketsiz duran hastasını ve monitörde gördüklerini anlamlandıramadı.
Derhâl Veysi'nin nabzını kontrol etti.
Sonra da yüksek sesle seslendi:
Doktor Bey, bakar mısınız? Acil!Doktor Bey ise gayet sakin, kendinden emin ve hafif muzip bir gülümsemeyle:
Veysi Bey, bugün nasılsınız? dedi.
Veysi gözlerini araladı.
İyi olmaya çalışıyorum Doktor Bey.Bunu duyan Beyza Hemşire'nin telaşlı yüzü bir anda aydınlandı.
Doktor Bey, eli yüzü düzgün, güler yüzlü, her hâlinden belli çok çalışkan; babacan tavrıyla hastasına güven veren sıcacık bir adamdı.
Kocaman, bembeyaz gülümsedi.
İçi açıldı Veysi'nin.
Doktor Bey, Veysi'ye zaten kalp nakli listesinde olduğunu bildiklerini, ancak artık durumunun aciliyet kazandığını ve bunu Sağlık Bakanlığı Organ Nakli Koordinasyon Ekibi'ne bildirdiklerini söyledi.
Hiç merak etme, çok yakın zamanda bu belirsizlik çözülecek.
Güneşli sabah düşleri gibi şeyler anlattı.
Ama Veysi'nin buna hiç inanacağı gelmiyordu.
Organ çıkması imkânsız gibiydi.
Organ çıkmaması durumunda ise kendisini bekleyen sonu, kabul edemese de pekâlâ biliyordu.
Organ çıksa...
Bir başkası ölmüş ve ona hayat vermiş demekti.
Yıllardır bunu düşünürdü.
Donörün de bir ailesi vardı.
Berfin gibi dünyalar tatlısı bir kızı, bıcır bıcır bir oğlu vardı belki.
Gözleri hep yaşlı, çilekeş bir eşi...
Belki de gençti. Çok genç.
Henüz âşık bile olmamıştı.
Bir güzel kızın elini hiç tutmamış, beline hiç sarılmamıştı.
Düşünür de düşünürdü Veysi.
Sinemacı, belgeselci aklında nice insan hikâyesi canlandırırdı.
Yine öylesi bir hikâyenin içine girerken Doktor Bey'in sesi giderek uzaklaştı.
Uzaklaştı.
Ve ağır ağır kayboldu.
Temizlik personeli Mustafa, yerlere mop çekiyor, çöp poşetlerinin ağızlarını hışır hışır bağlayarak topluyordu.
Esmer, canlı kanlı yüzüyle Veysi'ye güzelce bir selam çaktı.
Roj Baş!
Bu ses, dayıoğlu Mustafa'nın sesiydi.
Kocaman, baygın bir gülümseme yayıldı Veysi'nin yüzüne.
Zaman zaman nefes almaya bile mecali kalmıyordu.
Bir süre sonra çifte kumruların sesini duydu.
Çift, başucundaki pencerenin pervazına konmuş olmalıydı.
Kanat çırpışlarını, yürek çırpışlarını ve o eşsiz muhabbetlerini duyuyordu.
Minik serçelerin cıvıltılarına karışan...
Babacımmm! Babacımmm! Bizi çok korkuttun!
Berfin...
Babacığının kara gözlüsü.
Canının en içi.
Ellerini güzelce yıkadıktan sonra hiç bırakmamacasına yapışmıştı babasının ellerine.
Dayanamadı. Öptü. Kokladı.
Gözyaşlarına boğdu dermansız elleri.
O eller, cansuyu bulmuş gibi canlanıverdiler.
Babacığım, kalp bulundu! İnanmazsın, İzmir yolcusuyuz! dedi içinden taşarak.Şelaleler aktı Veysi'nin yüreğine.
Ama öyle hemen sevinemedi.
Korktu sevinmeye.
Daha önce de organ bulunup işlerin ters gittiği olmuştu.
Bir de öylesi tuhaf bir durum vardı ki...
İnsanın çoluğu çocuğu, geride bırakabilecekleri olunca; o can iyice emanet gibi oluyordu.
"Kendim için bir şey istiyorsam ne olayım.
Allah sizi inandırsın; evlatlarım için, eşim için, ailem için istiyorum ne istiyorsam’’, diyordu insan.
Peki hani nerede kendin?
Hani nerede senin görmek istediğin yerler, okumak istediğin kitaplar, tanışmak istediğin insanlar?
Islanmak istediğin yağmurlar...
Dokunmak istediğin kar taneleri...
Saatlerce içinde kalmak istediğin deniz...
Ucundan tutmak istediğin ebemkuşakları...
Gün doğumları...
Gün batımları...
Serin sabahlar...
Ilık yaz akşamları...
Hani nerede yarım kalan Hasankeyf belgeseli?
Küçücük oğlu Ali'nin geleceği?
Berfin'in ışıltısı?
Sare'nin can yoldaşı gözleri?
Hani nerede?
Hani nerede benim benim için atan kalbim?..
Yoğun bakıma bir ara bir hasta geldi.
Hazırlıkları yapılıp by-pass ameliyatına alınacaktı.
Hasta, eski mahallelerinden tanıdığı bir ablasıydı.
Selamlaştılar.
İyi dileklerini sundular birbirlerine.
Uzaktan uzağa, yataktan yatağa helalleştiler.
Sonra yine kapandı gözleri.
Yemyeşil bir orman vardı.
Hava ne çok sıcak ne de çok serindi.
Bolca güneş ışığı vardı ama yormayanından.
Elli altmış kadar genç; şarkılar, türküler söylüyor, halaylar çekiyor; bazen oyunlar oynuyor, bazen de derin derin önce sinemayı, sonra da memleketi kurtarıyorlardı.
Sinema kulübünün pikniğine gitmişlerdi.
Veysi, pikniktekilerin yalnızca birkaçını yakından tanıyordu.
Çeşitli fakültelerden gençler vardı.
Bir yamacın üzerinde, ağaçların arasından süzülen güneş ışıklarının altında Che Guevara sanki Kolombiya'nın dağlarından inip Çiçekliköy ormanlarına gelmiş de gitarını tıngırdatmaya başlamıştı.
Etraftaki kızlardaki titreşimi, enerjinin nasıl o tarafa doğru çekildiğini hissetti Veysi.
Onun karşısında, bir metre kadar sol tarafında bir ışık belirdi...
Elleriyle, yüreğiyle, gözleri tamamen kapalı olarak şarkılar söylemeye başladı.
Sanki orada kimse yoktu.
Bir tek ağaçlar, gökyüzü ve bu ışıklı ses...
Veysi büyülenmişti.
Yerine çakılmıştı.
Bir milimetre bile kıpırdayamıyordu.
Şarkılar bitince tam da o anda, sanki kız Veysi'nin yerini biliyormuş gibi göz göze geldiler.
Kumral, dalgalı saçlarını sol omzundan aşağı bırakmış, sağ kulağının arkasına papatyalar ve mor çiçeklerden oluşan küçük bir demet iliştirmişti.
Kendisine doğru geliyordu.
O geliş o kadar uzun geldi ki Veysi'ye, kızın gümüş takılarındaki sembolleri bile seçebildi.
Kız kendi hizasına gelince, herhâlde yanımdan geçip gidecek diye düşünüp yol vermek istedi.
Ama kız mavi gözlerini ona dikip:
— Gel, bir çay içelim.
dedi.
Afalladı kaldı Veysi.
Allah'ım o ne maviydi!
Allah'ım, çay mı?
Veysicik kızın peşinden kedi gibi süzüldü.
Semaverden çaylarını aldılar ama o süre boyunca Veysi tek kelime bile edemedi.
Ellerinin titrediğini hissediyordu.
Çayından bir yudum alan kız:
— Çayın tadı nasıl sence?
deyince, bizimki patavatsızlık düzeyinde dürüst bir adam olduğundan:
— Bizim çayların yanında su gibi bir şey bu.
deyiverdi.
— Öyle mi? Kaçak ha?
Kız, öyle tatlı, öyle sıcak gülümseyince gülüştüler ilk kez beraber.
Önünde hülyalı adımlarla yürüyen kız; askılı, belden bağlamalı, yanları yırtmaçlı, kiremit kırmızısı ile lacivert tonlarında uzun, Hint işi bir elbise giymişti.
Ayaklarında ise taba rengi, bilekten bağlamalı düz sandaletler vardı.
Oturabilecekleri bir yer bulunca yan yana oturdular.
Sohbet etmeye başladılar.
Konuştular.
Uzun uzun konuştular.
Sonra bir ara sustular.
Kız başını Veysi'nin omzuna yasladı.
Çok utanan Veysi'nin gözü yerdeki karınca yuvalarına daldı.
Sonra bir yuva düşünürken buldu kendini.
Yanındaki güzellik Sare ile...
Kim bilir kaç saat uyumuştu.
Uyandığında; göz çevresi biraz yaşlanmış, kaşlarının arasındaki on bir çizgileri yaşadığı kederlerle derinleşmiş ama gözleri hâlâ aynı mavi olan kadını gördü.
Sare:
— Her şeyin başladığı yere, yüreklerimizi tamir etmeye gidiyoruz hayatım.
dedi.
Sonra Veysi'nin boynunu koklayarak öptü.
— Yolumuz açık olsun bitanem.
Ambulans, önce havaalanına, oradan da İzmir'e gidecek uçak ambulansa doğru yola çıkmadan hemen önce uğurlama kafilesini gördü Veysi.
Çiçekler...
Balonlar...
Çocuklar...
Tüm yeğenleri, tüm kardeşleri, anneciği, arkadaşları...
Ahmet ve Seher...
Beyza Hemşire...
Doktor Bey...
Dayıoğlu Mustafa...
Bir süredir hastanede hayat nöbetini birlikte tuttuğu insanlar...
Ve tabii ki biricik eşi Sare...
Biricik çiçeği Berfin...
Berfin'in elini sımsıkı tutan, elindeki kırmızı balonuyla küçük delikanlı Ali...
Veysi, ambulansın kapıları büyük bir gürültüyle kapanana kadar hepsine yorgun bir el sallayış ve zor seçilen bir tebessüm sundu.
Sonra, yapay kalbin uğultusunun huzuru içinde çekildi sahneden...