?>

ELLER

Deniz Şanlı

7 saat önce

On dördüncü yazım, yeni yaşım…
Bütün yüreğimle bana bu kelimeleri yazdıran, hayatımdan geçip gitmiş ve geçmekte olan tüm yüreklere varlıkları için minnettarım. Bana bunları nasip eden Yaradan’a şükür doluyum.
Işıklı, ferah bir sabah.
Hastane bahçesinde her gördüğümde Allahım sen nelere de kadirsin dedirten o muhteşem sigara ağaçları ve catalpa çiçekleri. Yerlere dökülse de muhteşem çan çiçekleri, ezilse de, üzerinde yavru kediler tepişse de varlığının güzelliği hiç eksilmez; eksilemez ulu ağacım! Bu ulu sigara ağaçlarının gölgesinde bir kamelya. Kamelyada Ayşegül, Fatma, Nurhan ve Hülya oturmuşlar; kahvaltılarını yapıyorlar; şam böreği, tulum peyniri ve sıcak çayla. Benim de hemen yolumu kestiler. Hocam bir şeyler yemeden hayatta olmaz! Hadi gel, zaten gider yine çalışırsın deyince güzel hanımlar; kıramadım ve yanaştım yanlarına. Sarı yavru kedicik, ayaklarımın arasından habersizce geçerken. Eee dedim nasılsınız bakalım bugün? Cevabı pekala biliyorum aslında. Eşleri iyi olsa, çocukları, anneleri iyi olsa…
Ayşegül, otuz yaşlarında ve tam 5 çocuğu var. Ayşegül’ün eşi, çok kibar bir beyefendi; şuuru açık, kendinde ancak bedeni, amansız bir hastalığın pençesinde; Ayşegül’ün yüreğiyle beraber. Biliyor musunuz eşini sadece birkaç dakikacık olsun görebilmek için her gün en uzak ilçeden gelip gidiyor bu kadıncağız; çocuklarını kayınlarına bırakıp. Geçen de bana evde çocuklarına yaptığı profiterolden getirmiş; ağzın tatlansın Canım Hocam dedi. Canım benim ellerine sağlık…
Fatma, kırk yaşlarında; ortanca çocuğu, dehşet bir trafik kazasından sağ çıkabilmiş; öleyazmış. Aylar süren tedavilerin ardından taburculuğu çok yakın. Şam böreği yapmış bir sürü. Dağıtmış herkese yakınlaşan taburculuğun şerefine. Yüzündeki ışıltıyı görebiliyorum. Neyse ki ilk günlerde karalar bağlamış yüzü şimdilerde aydınlık; ne güzel gülümsedi. İçim açıldı varlığıyla.
Nurhan, 45 yaşında, kısa boylu, ton ton denilebilir ve inanılmaz güzel bir hanım. Güzelliği tüm acılara rağmen hep gülümseyen ve gülümserken ışıklar saçan yeşil gözlerinden geliyor. Yeşil gözleri, Sason’un yeşilini taşımış yanında bizlere. Tulum peyniri ondan.
Hülya, yirmilerinde. Nişanlısı, canına kastetmiş; yöntemi hiç önemli değil. Bu kızcağız, aylardır yolunu gözlüyor onun. İçeri girip yoğun bakımda fizik tedavisini, masajını yapıyor en güzel yağlarla. Evlilik, gelinlik hayalleri kuruyor; pudra pembe-beyaz. Ona bakınca, gerçekleşmesi imkânsız olan düğünlerini, gelini ve damadı görüyorum. Hüznümü, gözlerime yürüyen damlaları kovalayıp omzuna dokunup günaydın canım diyorum.  Sıcak çaylar da ondan.
Karşı kamelyada ise, eşini neredeyse iki yıldır bu kapılarda bekleyen; biri henüz bebek altı çocuğu, berber dükkânı ve hastane arasında her gün mekik dokuyan, umudunu asla gömmeyen Orhan Bey. Günaydınlaşıyoruz. Yürekten kucaklıyorum bu güzel adamı.
Hastalarımızla ilgili konuşup, iki hoş sohbet edip, çayımı içip kalkıyorum yanlarından.
Azat geçiyor yanımdan, çok kereler hastamız olmuş Serhat’ın abisi; nurlar içinde uyusun melek çocuğum. Annesi, şekerden ve kederden çok zayıflamış; doktora getirmiş onu ve şimdi eve dönüyorlar. Yol dönüşü ne kadar uzun zaman otobüs beklemek zorunda olduklarından bahsediyor Azat; en az yarım saat, kırk beş dakika sürüyor diyor beklemek. Hadi ya! diyorum bu sıcakta. Tüh! Anneciğine sarılıp tam vedalaşırken yanımıza güya konuşamayan bir genç geliyor. Parayı gösteriyor ve sonra eliyle yemek işareti gibi bir şeyler yapıyor. Gencin boyu, bizlerden çok uzun. Kafalarımıza vururken öpücük konduruyor gibi yapıyor avucuyla. Kamelyaların yol boyu dizildiği patikada,  başka bir hastanın yakını olan adam ve kadın; Hocam sakın bakmayın buna. Bu çocuk konuşabiliyor. Çete bunlar çete! diyerek bizi korumaya geliyorlar.
Neyse, kurtulup çeteden, yol boyu ilerlerken kapanan kantinin enkazına bakıyorum. Terkedilmiş, yıkılmış, yalnız, kimsesiz, bomboş, eski ve kirli. Yolda yürüyecek boşluk bulamadığımdan rahatsız olmuş olsam da geçerken dolup taşan masalardan; yine de özlediğimi düşünüyorum o eski halini kantinin. Ne kadar zor ayrılmak eskilerden.
Gidenler, kalanlar…
Bir kadın, bir anne; 46 yaşında. Saçma sapan bir sendromu olan. İki kere dönmüştü ölümlerden ve üç olmadı. Arkadaşımdı o benim. Onu görmek, ona sarılmak, onunla muhabbet etmek artık mümkün değil bildiğim düzlemlerde. Evet; sevdiğim adamın serçe parmağının ucuna bile dokunabilmek harika ama bir hemcinsimden aldığım güç; bambaşka. Işıklar içinde uyu canım arkadaşım; bu sefer elinden tutamadım…
Şimdi kendi elimden tutup yeni yaşımı kutluyorum.
Asansörün aynasında etrafımdakilere rağmen kendime sessiz bir öpücük gönderiyorum…
 
 
YAZARIN DİĞER YAZILARI