?>

NASIL YAPMALI?

Deniz Şanlı

3 saat önce

Nasıl düştü yollara?
Nasıl koştu hiç arkasına bakmadan bilirmiş gibi arkasından gelenin olmayacağını?
Nasıl buldu kendisini Seher ablasının kollarında ve sanki dünyanın bütün acılarıyla hıçkıra hıçkıra, sarsıla sarsıla ağlarken?
Hiçbirini hiç bilmiyor.
Seher önce saçlarını topladı güzelce, sonra da elini yüzünü yıkadı Berfin’in. Balkondaki rattan koltuk setinin üçlüsünde Seher sağ yanda otururken Berfin de başını Seher’in bacaklarının üzerine koyar şekilde uzandı; bacaklarını karnına doğru çekerek. Seher, Berfin’in manevi annesi, saçlarını okşarken Berfin bu sefer sessiz sessiz ağlamaya devam etti. Seher de birkaç kez “Tamam, bir tanem! Yeter artık! Hasta edeceksin kendini,” dedi; demeye çalıştı ama nafile. Susarak o da için için ağladı. Kuşları Maviş bile sustu o sıra; kanat sesi bile duyulmadı. Bu hâl ne kadar sürdü bilinmez. Berfin sakinleyip doğruluverdi koltukta. Kalktı. Banyoya gitti önce. Şıpıdık terliklerinin sesine kendine geldi Seher. O da çok geçmişe dalmıştı; bir an tüyleri diken diken, zor koparıp getirdi kendini geçmişten.
Berfincik iki fincan az şekerli dibek kahvesi ile çıkageldi. Masanın diğer tarafındaki tekli koltuğa geçip tam karşısına oturdu Seher’in. Bir yudum aldı kahvesinden. Seher de yudumladı kahvesini; Berfin’in parmaklarının ve ellerinin hareketini süzerken ve gözlerinin içine yalvaran gözlerle bakarak “Hadi, anlat hayatım,” dedi.
Berfin, derin bir nefes alıp vererek bugün yaşadıklarını anlattı bir çırpıda. Dünyasında nasıl bir başına kalakaldığını, hayal kırıklıklarını, suçluluklarını anlattı. Nasıl sevgisiz, buz gibiydi dünya?
-En kötüsü ne biliyor musun, Seher ablam? Bundan sonra ben nasıl? Nasıl yeniden başlarım?
Derin bir sessizlik oldu kahveler bitene kadar. Balkondaki boy boy, taştan yel değirmenlerinin pervaneleri döndü hafif sıcak esintiyle ve deniz kabuklarından rüzgâr çanları şıngırdadı. İzmir havası dolandı Batman’daki balkonda.
-O zaman sana artık anlatmanın vakti geldi, bir tanem, dedi ve başladı anlatmaya Seher:
-Yıllar önce, üniversite yıllarında Sare, Veysi ve Ahmet arkadaşlar. Ama öyle sıradan bir arkadaşlık değil, can yoldaşlığı bu. Bir gece bir konserden eve dönerlerken beni, evet yanlış duymuyorsun, beni apartman kapılarının hemen önünde, fena hâlde dövülmüş, kanlar içinde yerde buluyorlar. Apar topar hastaneye yetiştiriyorlar. Karnımdan bıçaklamıştı beni, affedersin, şerefsiz! dedikten sonra yutkunarak boğazını temizledi.
-Ben o zamanlar manik-depresif derlerdi; şimdi bipolar diyorlar sanırım; öyle bir tanı almıştım. Çok iyi olduğum zamanlarda coşardım, partilerdim; o ara alıştım bazı maddelere, içeceklere… dedi ve başını eğdi. O gece de öyle bir geceydi. İçtiklerim bir türlü kesmemişti beni. Çıkıp biraz daha… bulmak istedim ama yeterince param yok; öğrencilik tabii. Borç alırım diye düşündüm. Gittim buldum torbacıyı sokakta. Bu pislik “Olur tabii. Olur. Ama bir şartla!” dedi. “Tamam!” dedim ama ne istediğini nereden bilebilirdim ki ben? dedi ve koltukta arkasına bırakırken kendini, iki damla gözyaşı da yanaklarından saçlarına doğru yürüdü.
-Ben teklifini reddedip bağırınca üstüme çullandı. Kaçmaya çalıştım. Sesi titrerken her yanı titredi Seher’in; sarıldı kendine omuzlarından. “Pislik! Bıçakladı beni defalarca. Bıçağın gümüş ışıltısı inip kalkıyordu üzerimde.” Sağ üst kolunun iç yanındaki bir yarayı göstererek “Daha birkaç tane daha var. Maalesef,” dedi. Bacaklarını sol yanına doğru çekip kalçalarının altına doğru katlayarak oturdu koltukta ve
-Senin annen, baban ve Ahmet’im benim! Benim hayatımı kurtardılar ve sadece bununla kalmayıp bana aile ve yuva oldular. Ellerini koynunda yumruk halinde birleştirip oldukları kata kadar uzanmış çınarın yapraklarının hışıltısına ve güneşte parlayan yapraklarının ışıltısına dalıp gitti bir süre.
-Hatırlıyor musun İzmir’e son gelişimizi Ahmet abinle? Hani seni yine böyle ağlayan gözlerle basmıştık bir akşam? dedi sevgiyle bakarak Berfin’e. İzmir’de bir hocaya bipolarım nedeniyle düzenli olarak kontrollere gidiyorum aslında ben. Hayatımın tam da korkunç bir şekilde bitmek üzereyken yeniden ve en güzel şekilde başladığı kente… dedi ve devam etti:
-Görüyorsun ya, hayatım, ölümcül de olsa birkaç yara izi dışında şimdi sapasağlam karşındayım. Üstelik sevgi dolu bir hayatın içindeyim çok şükür ki… eğilip Berfin’in ellerini aldı avucuna.
-Biliyorum, derdin sana şu an uçsuz bucaksız geliyor ama sonra “Off, ne de çocukmuşum!” diyerek gülüp geçeceksin. Berfin bir çırpıda ayağa kalkıp uzunca bir öpücük konduruverdi Kleopatra ablacığının sağ yanağına; kollarını boynuna dolayarak.
-Çok, çok, çok üzüldüm, benim güzel ablam. Ama ne düşündüm biliyor musun, o dehşet gece olmasaymış belki de bu aşşırı güzel hayatın olmayacaktı?
-Hah! dedi Seher. Aynı pozitif bakışını şimdi kendi hayatın için kullanmanı istiyorum, dedi ve yumuk ellerini öptü Berfin’in.
-Hadi şimdi toparlayıp kendimizi kitabevimize gidelim. Mesai vaktimiz geldi, dedi ve sıcacık gülümsemesi ile sarmaladı Berfin’i. Fırından dereotlu minik poğaçaları ve cevizli, bademli kurabiyeleri çıkarıp borcamlara dizdi; altlarına özenle serdiği desenli peçetelerin üzerine. Kendisinin diktiği bez çantalara yerleştirdi sonra kapları. Yatak odasına gidip sarı, uzun, sırt bölgesinde ışıltılı bir tavus kuşu deseni olan yazlık, Şile bezinden bir elbise geçirdi üzerine. En sevdiği kokusunu sürünürken tuvalet masasının üzerindeki çiçek kenarlıklı çerçevede, Ahmet’in kendisini arkasından sarılıp sarmaladığı resme ilişti nemli gözleri. Sonra banyoya gidip saçına başına bir çekidüzen verdi; sımsıcaklara uyar şekilde dağınık bir topuz yaptı. Allığını ve rujunu sürdü. Yemyeşil gözlerine baktı aynada ve bir kez daha şükrederek hayatına, kendisine de teşekkür etmeyi ihmal etmedi. İçeriden Berfin’in dinlediği Hüsnü Arkan’dan “Gönül Yarası” nağmeleri geliyordu. Şarkı bitince bolca “Döneceksin diye söz ver!” nakaratlı şarkı başladı. Mutfaktan bez çantaları alırken “Hazır mıyız?” diye seslenince Seher, Berfin de ufacık çantasını ve telefonunu kapıp asansörü çağırmaya çıkarken telefonu yılmayarak çalmaya başladı. Durdu, durdu; yeniden çaldı. Berfin, ekranı telefonu selam verir gibi kaldırarak Seher’e gösterdi. Açmadı, sustu. Sonra yeniden çaldı, sustu. Seher alt dudağını dışarı doğru sarkıtıp omuzlarını silkti. Asansöre bindiler. İnince kol kola yürüdüler yol boyu.
Mutlulukla girdiler kitabevine çünkü Ahmet onları neşeyle karşıladı; sımsıkı sarıldılar; koyuldular işe. Berfin, vitrindeki kitapları değiştirmesi gerektiğini düşündü; kaç haftadır aynıydı her şey. Yetmez miydi yahu? Tüm yaratıcılığını kullanarak kendisinin best oflarıyla bir vitrin düzenledi. Sarı bir bezle camların üzerinden son bir geçerken yolun karşısında, arabasının ön kapısının yanında durmuş kendisine doğru atan bir yürek gördü; nabız nabızaydılar. Saatin tik takları, klimadan damlayan su damlacıkları, kirpiklerinin birbirlerine selamı… Uzayda kavuşup kavuşup savrulanlar. Berfin, sarı bezini iyice buruşturup sağ avucunda, ısırıp alt dudağını; kalbini aşk yerine kızgınlık ve kırgınlıkla çarpıştırarak hırsla arkasını döndüğünde Yılmaz, sigara izmaritini çiğnedikçe çiğniyordu sol topuğuyla.
YAZARIN DİĞER YAZILARI