Modern hayat bize sürekli bir şeylerin eksik olduğunu fısıldıyor.
Daha iyi görünmeliyiz, daha başarılı olmalıyız, daha üretken olmalıyız, daha fazlasına sahip olmalıyız…
Bu “daha fazlası” arayışı çoğu zaman kendini sofralarda gösteriyor.
Bazen gerçekten acıktığımız için değil; yorulduğumuz için, kırıldığımız için, yalnız hissettiğimiz için yemek yiyoruz.
Çünkü insan bedeni yalnızca fiziksel açlık yaşamaz. Ruh da acıkır.
Sevilmeye, anlaşılmaya, görülmeye, dinlenmeye, huzura ve güvene ihtiyaç duyar.
Fakat bu ihtiyaçlar fark edilmediğinde, çoğu zaman bu boşluğu yemekle doldurmaya çalışırız.
Bir paket çikolata bazen sadece çikolata değildir.
Bazen ertelenmiş bir dinlenme ihtiyacıdır.
Bazen söylenememiş kırgınlıkların tesellisidir.
Bazen de gün boyu görmezden geldiğimiz kendimize küçük bir “iyi hissetme” armağanıdır.
İşte tam da bu yüzden beslenme yalnızca ne yediğimizle ilgili değildir.
Nasıl yaşadığımızla, nasıl hissettiğimizle, kendimize nasıl davrandığımızla doğrudan ilişkilidir.
Sağlıklı yaşam denildiğinde akla çoğu zaman katı listeler, yasaklar ve kalori hesapları gelir.
Oysa gerçek sağlık; bedenin ihtiyaçlarını duyabilmek kadar, ruhun sesini de fark edebilmektir.
Bazen yapılacak en iyi şey tabağı küçültmek değil, yükü hafifletmektir.
Bazen çözüm karbonhidratı kısmak değil, kendine biraz şefkat göstermektir.
Bazen su içmeyi hatırlamak kadar, nefes almayı da hatırlamaktır.
Çünkü iyi beslenmek sadece mideyi doyurmak değildir;
hayatı da beslemektir.
Kendine ayrılan kısa bir mola, içten bir sohbet, doğada yürüyüş, sessizce içilen bir kahve, sevdiğin bir şarkı… Bunların hepsi ruhun öğünleridir.
Ve: Bedenimize gösterdiğimiz özeni, ruhumuzdan esirgediğimizde gerçek iyilik haline ulaşamayız.
Belki bugün kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Gerçekten aç mıyım, yoksa bir şeylerin eksikliğini mi hissediyorum?”
Bazen bu sorunun cevabı, beslenme düzenimizi değiştirmekten çok daha fazlasını iyileştirir.
Çünkü insan yalnızca yemekle değil; sevgiyle, huzurla, anlamla ve farkındalıkla da beslenir.
Dyt. Nezan HOŞER