?>

DÜŞMEZ KALKMAZ BİR ALLAH!

Deniz Şanlı

10 saat önce

Düşer mi düşmez mi bilinmez. Kalkar mı kalkmaz mı hiç bilinmez. Düşmez kalkmaz bir Allah!
Hastane duvarı, zemin katın pencere önü ama en kuytu köşe. Berfin, hastaların ve hasta yakınlarının onu sigara içerken görmelerinden hoşlanmıyor. Sağlığa dair onca şeyin vücut bulmuş hali olması gerekirdi ancak bırakamıyor ki şu mereti. Aman ya nasıl da sararmış sağ elinin kalem tutmaktan nasırlanmış orta parmağının boğumu; saklanamayacak kadar. ‘’Bırakcam, bırakcam şu cigarayı’’deyip durdu içinden tam üç kere kendi bile inanmasa da. Sol elinin işaret ve orta parmağı arasına aldı sağdan; çekti içine bir fırt sağ elinin tırnaklarının bozulmuş manikür ve ojesine bakarken ‘’Dilan’ı anneme bırakıp çıkışta gideyim maniküre,’’ diye düşündü. Sol yanında bir insan sıcaklığı hissetti; sol elindeki cigara ve karton bardaktaki çayın sıcağı dışında. Başını sağından soluna çevirince Yılmaz, büyükçe bir sigara dumanını göğe savururken oradaydı. Berfin, ‘’Yine de çok yakışıklı,’’ diye geçirdi içinden ama çoktan terk etmiş kendisini bu Yılmaz. Konuşmuyor öylece derin derin sigarasından soluyor. Hastanenin karşı cam kapılarından kendi yansılarını gördü. Ne tuhaf ikisi de mermer denizliklere yaslanıp sağ bacaklarını dizlerinden bükerek ayak tabanlarını yeni boyanmış hastane duvarına dayamışlar. Öylece izledi kendilerinin yeni ama eskimiş hallerini. Biraz kilo almış ve küçülmüş hissetti kendini Yılmaz’ın yanında. Yılmaz da iyice zayıflamıştı; eskisi gibi değil sıska ve kavruk görünüyordu ama kırçıl saç ve sakalları karizmasını katlamıştı. Sigaralarının dumanları yükselirken göğe birbirlerine doğru kıvrılarak DNA sarmalı gibi yumuldu. Sallanır çöp sepeti; önlerinden geçen bir adamın bisikletinin tekerleği değince gıcır gıcır sallandı. Gözleri dönen tekerleklere takılıyken bir nefes daha aldı sigarasından. Yılmaz ‘’Nasılsın?’’ deyince daldığı ve sonsuza uzasa hiç şikayet etmeyeceği anı bozuverdi. Öylesine bir ‘’İyiyim!’’ sallayamadı içinden. Dönüp yüzüne, gözlerinin ta içine baktı Yılmaz’ın; dudaklarını büzüştürdü. Önce sağ yanına doğru büktü hem dudaklarını birbirinden ayırmadan hem de başını. ‘’Bilmem,’’ dercesine omuzlarını silkti. Yılmaz, ‘’Kahve senin bu arada; sevdiğin gibi’’ diye mermerin üzerinde kaydırdı kapaklı karton sütlü kahve bardağını Berfin’e doğru. ‘’Sevdiğim gibi mi? Eskiden mi, şimdi mi?’’ diye bocaladı içinden. ‘’Teşekkürler. Sen nasılsın?’’ dedi Berfin ve kahveye uzandı. Hafifçe soğumuş parmak uçlarını kahve bardağıyla ısıtmaya başladı. Tam tamına döndüler birbirlerine. Yılmaz ‘’ Başımız sağolsun; Veysi Hoca çok değerliydi. Eşini tanımıyorum ama eminim o da öyleydi.’’ Bir an sustu. ‘’Biliyor musun seni görmemiş olsam berbat durumdaydım. Sen bana nefes oldun bugün.’’ Berfin, yine nasıl bu kadar çabuk dolduklarını anlamadığı gözlerini kaçırıp yere kaydırdı. Yılmaz, bir sigara daha uzattı Berfin’e. Tam alacakken telefonu çalmaya başladı. ‘’Hah! Neden çalmadı diyordum ben de!’’ dedi Berfin hafifçe tebessüm ederek. Sessizce dinledi telefonu ‘’Tamam, geliyorum,’’ diyerek kapattı. ‘’Kahve için çok teşekkürler. Gitmeliyim.’’ İçinin birazını o duvar dibinde bırakarak hızlı hızlı hastanenin acil kapısından geçti; beyaz önlüğü ve at kuyruğu Yılmaz’ın bakışlarında dalgalandı.
Hep aynı şey; anahtarlarını da hiç düzgün bir yere koyamaz çantasında. Bulmak ne mümkün! Aaa gerçekten yok. Polikliniklerden birinin önündeki kirişli bekleme koltuğuna oturdu, neredeyse çantayı ters çevirip içindekileri dökecekti. Neyse ki buldu arabasının anahtarını, çok şükür. Çantasını toparlayıp askısını sol omzuna attı. Anahtarı sağ avucuna almış, tam koltuktan kalkacakken Yılmaz gelip yanına oturdu. ‘’Saklı Bahçe isminde bir mekân var. Akşam 7’de seni orada bekliyor olacağım. Sana çok ihtiyacım var; lütfen kırma beni’’ dedi ve Berfin’in konuşmasına izin vermeden hastanenin kapısından çıkıp gitti. Acaba hangisi daha karışıktı; Berfin’in kafası mı çantanın içi mi? ‘’Off!’’ diyerek başını iki yana salladı ve arabasına doğru yola koyuldu.
Dilan’ı kreşten alıp eve doğru yola çıktı. “Anneeee!” diye nasıl da anneciğinin kollarına atlamıştı cimcime. Şimdi de arabanın arka koltuğunda kıvırcık saçları iki yandan ayrı ayrı topuz yapılmış; ‘’Berfin’e çekmiş.’’ dedirtecek kömür gözleri yolu merakla takip ediyordu. Manifest şarkılarının nakaratını bağıra bağıra söylüyordu çocukçada. Dikiz aynasından kızını gözlerken yüzünde kocaman bir gülümseme ile Berfin de tempo tuttu parmakları ve omuzlarıyla. Güneşin batışına doğru, güneşe yolculuk.
Dilan, Sare’ye bırakıldı. Manikür-pediküre gidildi. Bir palmiye ağacının altında arabasına geçip oturdu. Hareket etmeden aynada makyajını tazeledi ve kendisiyle göz göze geldi; geldi ve gitti.
Bir cigarasını yaktı, arabanın camından dumanını üfleyerek savurdu. Radyoyu açtı ve koyuldu yola güneşe doğru.
“Gideceğin yere beni de götür” demeye başladı Emel Sayın ve “Sorana başımın belası dersin“ diyerek devam etti. Yolu gidemedi bir türlü. Direksiyonu bir benzinliğe kırdı. Ağlamaya sıkışmış yüreğiyle sessiz tuvalete kapattı kendini. İçinden taşanlar yuvarlandı yuvarlandı; hiçbirinin peşine düşmedi. Gözünden düşen son damla, ağaçtan düşen bir şeftali gibi gecenin sessizliğinde birkaç saniye yankılandı ve sustu.
Benzinlik marketinin serininden çıkınca sıcak, buhranlı yaz gecesi her zerresini kuşattı.
Bir bisikletli geçti yine umarsız; bir sallanır çöp sepeti gıcırdadı. Gözleri, tekerleklerin parlak jantlarına takıldı. Gecenin ortasında sert bir korna sesi ile irkildi.
‘’Abla! Dikkat etsene! Önüne bak! Abla! Kime diyorum!’’
Arabasına giderken hiç fark etmediği solundan gelen arabanın sürücüsüydü bu. Tek kelime edemeden sağ eliyle bir ‘pardon!’ yaptı. Hızlı hızlı geçip arabasına oturdu. Birkaç mesaj sesi duydu arka arkaya. Telefonuna bakınca kısa bir videoda Sare, Dilan, Seher ve Ahmet hep beraberdi. Dilan, ‘’Anniş, çabuk gel!’’diyerek zıplıyordu. Telefona attıkları konuma doğru yola koyuldu. Mekânın arka bahçesindeki arka kapısından giriş yapacaktı.
Yılmaz, bir fincan dibek kahvesi, bir şişe su, üç de çay içti. Masadan kalkarken yedinci sigarasını kül tablasına söndürdü. Saatine baktı ve dışarı doğru bükülen dudaklarını öylece bırakarak mekânın arka bahçe kapısından çıktı. Vale:
‘’Şev baş Abe! Bugün senin emektar yok.’’dedi. Yılmaz:
‘’Erey. Ustaya verdim. Yıllık bakım.’’deyip göz kırptı.
Arabasını valeye vermekten hiç hoşlanmayan Berfin, valeyi görmezden gelip hızlıca yanından geçti ve  sokağın sonuna doğru ancak bir park yeri bulabildi. Arabasından inip mekâna doğru yürümeye başladı. Off yine çalıyor!
“Melodisini değiştircem şunun, içim daraldı bu sesten,” diye söylenirken karmakarışık çantasını karıştırdı. “Daha şimdi içine attım yahu!” Karanlıkta, çantasının derinlerinde telefonunun ışığını arıyordu telaşla.
Bir bisikletli geçti bu sefer davetsiz, büyük bir hızla; sallanır çöp sepeti bir salıncak gibi çabuk çabuk gıcırdadı.
Dilan salıncakta sallandı, kaydıraktan kaydı, hopladı, zıpladı. Yok artık! Durmuyordu.
‘’Sarecim, meraklanma. Vaka gelmiştir, bir şey olmuştur. Bir daha arasana’’ dedi Seher.
Arka sokak çoktan ambulans sireninin çığlıklarıyla dolmuştu. Herkes oraya koşturdu. Birkaç dakika sonra Seher’in telefonu çaldı. Seher:
‘’Aaa, Ahmet!’’ deyip aceleyle telefonunu açtı ve öylece ayakta gürültünün arasında kalakaldı. Acaba Dilan mı yoksa ambulans mı daha çok çığırtkandı?
 
YAZARIN DİĞER YAZILARI