?>

BEŞİ BİR YERDE

Deniz Şanlı

2 saat önce

“Seni bana, bize bağışlayan Rabbim’e binlerce kez şükürler olsun!

Annemmmmm!”

Sare, biricik kızı Berfin’e ne yapsın, neler yapsın bilemiyordu. Etrafında bir yusufçuk gibi pervaneydi.
Ufaklık cimcime Dilan bile büyükannesine yardım ediyordu her konuda. İşkembe çorbası tarifini bile pek kolaylıkla veriyordu büyükannesine, annesi içsin de çabucak iyileşsin diye. Krem karışımı tarifleri veriyordu Seher Teyzesi’ne annesinin yara bere ve morlukları için. İnanılır şey değildi; ne ara öğrenmişti bunca şeyi?
Yine pek az konuştuğu günlerden bir gün Berfin annesine, “Hiç geldi mi?” diye sordu. Sare önce şaşkın, “Yoksa Can’ın öldüğünü hatırlamıyor mu?” diye öyle korktu ki; sonra hemencecik anladı kimi merak ettiğini. Başını iki yana salladı, yemyeşil ama yorgun argın gözlerini kaçırarak.
Berfin’in aklında sorular azalacağına giderek büyüyordu. Kaza öncesini hatırlamaya çalışıyordu; bir türlü gelmiyordu aklına sahneler. Kocaman bir boşluk olmuştu hayatında. O boşluk, hayatına kaldığı yerden devam etmesine engel oluyordu. “Ben kimim? Bu kadın annem mi? Bu çocuk gerçekten benim mi?” dediği bile oluyordu. Geçmişle gelecek arasındaki bağı kaybetmişti; bulup da tutunacağı. Ancak her nasılsa her şey, varsa yoksa Yılmaz’dı. Sonsuz bir takıntı denizinde çırpınıyordu. Yılmaz, kıyı yerine oradaydı; ona doğru yüzüyor, sonra birdenbire başka bir yerde belirdiğini görüp oraya doğru kulaç atıyordu. Ama her seferinde boşluğun kucağında yorgun düşüp denizin orta yerinde uyuyakalıyordu.
Yoğun bakımda kendisine bakan doktor arkadaşı Deniz geldi bir gün ziyaretine. Özlemle sarıldı ona. Sesine en çok alıştığı insan Deniz’ken, ışığına en çok alıştığı Yılmaz gibi geliyordu ona. Deniz iyi bir dinleyiciydi; hâlden de anlardı. Berfin, derinlerdeyken güneşli bir günde sırtüstü uzanıp da kol ve bacaklarını güvenle etrafa salıvermiş gibi hissediyordu onunlayken. Demli kaçak çaylarını yudumlarken Berfin, Deniz’in yağmur sonrası dinginliğindeki gözlerine dikti gözlerini.
Deniz tam çayını yudumlayacakken Berfin’in sorgulu bakışlarında duraladı.
“Yılmaz Bey’i tanıyorsun, değil mi?”
Deniz şaşaladığında çay kupada hızlı hızlı dalgalandı; sanki fırtına koyverdi kendini bardağın içinde. Coştu Deniz, birazı da ahşap sehpaya taştı.

“Hangi Yılmaz?”

Berfin artık okunu yaydan çıkarmıştı; varsın gitsindi her nereye giderse.
“Benim hastam Meral Hanım’ın eşi. Aslında ben onu çoo...ok eskilerden tanırım. Bilirim. Çok iyi bilirim,” diyerek sakin, emin, tek tek sıraladı kelimeleri.
Deniz, konuşmanın ciddiyetini hem kelimelerin vurgusundan hem de Berfin’in kendisine kanca takmış da bırakmayan bakışlarından anladı.
“Evet, tanıyorum. İnanmazsın, benim abimin de çok yakın arkadaşıydı. Yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi. ‘Çıt ki keçe?’ deyip hep koltuk altına alır, saçlarımı okşardı ne zaman görse beni. Ben de eski yıllara geri dönerim o sarılışların her anında. Niyeyse gözlerim dolar hep, biliyor musun? Eski zamanlar bir başkaydı bence. Bambaşka.”
“O hep benim yanımdaydı yoğun bakımda. Peki, sen bunu biliyor musun?”
Deniz toparlanıp arkadaşının dizlerinin üzerinde çırpınan ellerine uzandı; aldı avuçlarının içine.
“Eşini kaybettik. Gariptir ki seni yoğun bakıma aldığımız gece. Sonra bir kere taziyelerine gidebildim. Daha da görmedim Yılmaz Abi’yi.”
Deniz, mavi gözlerini hafifçe kaşlarını çatarak Berfin’in zeytin gözlerine dikti.
“Sizi biliyorum,” dediğinde Berfin’in gözlerinden akan damlalar denize karıştı. Akşamüstü güneşi, “Bugün de bitti!” furyasını fuşya denizine gömerken iki kadın, damlalarla yüreklerini ısıtıp ısıtıp soğuttular. Deniz durulduğu hâlde Berfin durmadı, duramadı.
Ansızın yıllar önceki kitabevi kapısının zili gibi bir zil çalındı; Berfin’in ağlamasını bile durduracak cinsten.

Kaskatı kesildi Deniz’in kollarında.

Gelen Berfin’in babaannesiydi. Beyaz tülbentinin o eşsiz oyalarını gözyaşlarıyla ıslatarak, tombul elleriyle Deniz’in yüzünü tuttu, öptü; Deniz daha teyzenin ellerine yapışıp öpemeden başladı dualara:
“Xwedê ji te razî be kızım! Allah senden razı olsun! Bê lome be! N’apardık biz Berfinimiz’e bir şey olsa? N’apardık?”
Berfin orada yokmuşçasına ağıtlara kendini kaptırmışken:
“Dade! Dade! Ben buradayım. İyiyim çok şükür. Buradayım.”
İçeriden gelen Sare ve Seher’le beraber tam beş kadın olağanüstü bir yumak oldular. Şimdi onlar, savaş meydanlarında kalkanlarıyla kaplumbağa kabuğunu oluşturan kadın savaşçılardı; ölümüne dışarıya kapanıp sadece birbirine açılan.
Tam o sırada Dilancık girdi içeri.
Çok mutlu bir şaşkınlıkla çığlık attı:

“Aaaa! Beşi bir yerde!”

 

Formun Üstü
Formun Altı

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI