İnsan sosyal bir varlıktır ve psikolojik olarak fark edilmeye, anlaşılmaya, kendini iyi hissetmeye ve değer görmeye çokça ihtiyaç duyar. Ancak sosyal ilişkilerde en sık yaşanan sorunlardan birisi de, insanların yanlış kişilerden doğru değeri beklemesidir. Beklenti seviyesi yanlış kişiden ne kadar yüksekse, yaşanabilecek hayal kırıklığı da bir o kadar yüksek olmaktadır. Bu durum kişide yoğun değersizlik hissi meydana getirirken aynı zamanda kişinin heyecanının ve motivasyonunun da düşmesine neden olmaktadır. Eğer yanlış hikâyedeki kahramansanız, ne yaparsanız yapın alkış alamayacaksınız!
Hayatın akışı içerisinde var olmaya çalışan bir birey olarak çevrene saygı duyuyor ve saygı görüp kendi potansiyellerini gerçekleştirmek istiyorsun. Çünkü kişi uyumsadığı, kendisini iyi hissedip doyum sağladığı yerde gerçek manada çiçek açar. Sosyal ya da duygusal ilişkilerde kişi, kendisini ait olmadığı yerde hissediyorsa potansiyellerini gerçek manada ortaya koyamamakta, içsel dinamiklerini harekete geçirip sürdürme noktasında maalesef sınırlılık yaşamaktadır.
Altının kıymeti sarraf bilir sözü; insan ilişkilerini, beklentileri ve psikolojik gerçeklikleri anlatan çok güçlü bir metafordur. İnsanın sosyal çevresiyle kurduğu ilişkilerde yaşadığı değer algısını ve beklenti çatışmalarını derin biçimde açıklayan bir ifadedir. Bu sözün merkezinde aslında şu psikolojik gerçek vardır: Bir insanın değeri çoğu zaman bulunduğu çevrenin onu algılama kapasitesi kadar görünür hale gelir. Sosyal ilişkilerde böyle bir gerçeklik hâkimken, kişinin kendisini nerde konumlandırdığı tekrar gözden geçirmesinde büyük fayda vardır. Bu bağlamda görmek istemeyene yüzünü, duymak istemeyene ise sözünü süslemek kişiyi psikolojik manada yorup yıpratacak ve beyhude bir çaba haline dönüştürecektir.
Psikolojik çerçevede insanların olayları ve kişileri değerlendirirken sahip oldukları bilgi, deneyim ve bakış açısının belirleyici olduğu herkes tarafında bilinmektedir. Buna algısal çerçeve veya bilişsel kapasite denir. İnsanlar dünyayı olduğu gibi değil, anlayabildikleri kadar görürler. İnsanların pek az bir kısmı emeği, inceliği, bilgiyi, karakteri ve derinliği fark edebilir. Hız ve tüketim çağında böyle insanların sayısı günden güne azalmaktadır. Bazıları ise sadece yüzeyde gördüklerini değerlendirir ve buna göre sığ bir yargıya varabilirler. Bu bağlamda hayatı ve insanı anlamlandırma biçimleri de bir kişinin değerlendirilmesinde önemli rol oynamaktadır. Dolayısıyla çoğu zaman mesele insanın değeri değil, onu değerlendiren zihnin algılama ve anlamlandırma kapasitesidir.
Sosyal ilişkilerde yaşanan birçok hayal kırıklığının temelinde yanlış beklenti düzeyi yatmaktadır. İnsanlar çoğu zaman karşısındaki kişilerin kendileri gibi düşüneceğini, aynı duyarlılığa sahip olacağını veya aynı değerleri paylaşacağını varsayarlar. Bu beklenti ile harekete geçen kişi, istemediği bir süreç ve sonuçla karşılaştığında ise derin bir hayal kırıklığı yaşayarak kendi davranışlarını ve düşünce tarzını gözden geçirmek zorunda kalmaktadır.
Fakat psikolojide önemli bir gerçek vardır: Her insanın farkındalık düzeyi, duyarlılığı ve zihinsel derinliği aynı değildir. Çoğu zaman insanlar “Ben bu kadar emek veriyorum ama neden görülmüyor?” sorusunu hem kendilerine hem de çevrelerine sorarlar. Bu sorunun cevabı oldukça basittir. Çünkü orada emeği ve çabayı görüp değerlendirecek bakış açısı o çevrede yoktur. Bir bireyin değeri sürekli olarak yanlış insanlar tarafından ölçülüyorsa zamanla psikolojik bir yanılgı ortaya çıkar. Kişi kendini gerçekten değersiz zannetmeye başlayabilir. Oysa gerçek çoğu zaman farklıdır. Psikolojik olgunluk, tam da bu noktada başlar: İnsan kendini herkese anlatmaya çalışmak yerine, kendisini anlayabilecek insanları ve ortamları tanımaya başlar. Bu yüzden bireyin en önemli psikolojik becerilerinden biri de kendini doğru yerlerde ve çevrelerde konumlandırabilmesidir.