İnsanlar çoğu zaman geçmişin pişmanlıkları, keşkeleri ve bitirilmeyen işleri yüzünden içinde bulunduğu “şimdiki zamana” odaklanmakta zorlanmakta ve içinde bulunduğu şu anı kaliteli ve içine sinerek geçirememektedirler. Kişi, zamanı saatle ölçebilir ancak duygular zamanı çok daha başka türlü yaşamaktadır. Takvim yaprakları ilerler, yıllar geçer, hayat yeni insanlar ve yeni deneyimler sunar. Ancak bazı anlar vardır ki, zihnin bir köşesinde öylece donup kalır. Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, bir kelime, bir koku, bir şarkı ya da tanıdık bir bakış o anı yeniden bugüne taşır. İşte o an anlarız: Geçmiş, aslında zannettiğimiz gibi geçmişte kalmamıştır.
Çünkü psikolojik olarak “geçmişin geçmesi” ve olumsuz yaşantıların geride kalması, sadece zamanın ilerlemesiyle olmaz. Zihin, yaşanan her olayı olduğu gibi kaydetmez; özellikle yoğun duygularla yaşanan anları daha derin bir yere konumlandırır. Kırıldığımızda, ihmal edildiğimizde, değersiz hissettiğimizde ya da korktuğumuzda… O an sadece yaşanmaz, aynı zamanda içimizde derin izler bırakır. Bu izler, çoğu zaman bilinçli olarak hatırladığımız bir anıdan çok daha fazlasıdır; bir duygu kalıbına dönüşür aslında. Ve insan çoğu zaman acıyı unutmaz, duygularını sadece halının altına süpürerek üstesinden geldiğini düşünür.
Günlük hayatın telaşı, koşturmacası, sorumluluklar ya da roller bizi şu an da tutan dinamiklerdir. Saydığımız dinamiklerin yanında bir de geçmişte yara aldığımız olay ya da durumlar vardır. Bunlar üzeri örtülerek ortadan kaldırılacak şeyler değillerdir. Bastırılan duygular, uygun bir zemin bulduğunda yeniden daha güçlü şekilde yüzeye çıkar. Belki bir tartışmada gereğinden fazla öfkelenirken, belki bir vedada beklenmedik bir yoğunlukta üzülürken, belki de durup dururken gelen bir iç sıkıntısıyla mutlaka ama mutlaka daha yoğun bir şekilde ortaya çıkacaktır. İşte o anlarda aslında bugünü değil, geçmişi yaşıyoruzdur.
Psikolojik açıdan bakıldığında bu durum oldukça anlaşılırdır. Zihin tamamlanmamış deneyimleri “açık dosya” gibi tutar. Anlaşılmamış, ifade edilmemiş, anlamlandırılmamış her duygu ya da bitirilmeyen işler zihinde kapanmamış bir süreç olarak kalır. Ve insan zihni yarım kalan hiçbir şeyi kolay kolay bırakmaz. Çünkü tamamlanmamış olan, bir kıvılcımla her an ortaya çıkabilir.
Bu yüzden bazı insanlar “neden hâlâ etkileniyorum?” diye kendine kızmakta ve kendini acımasızca eleştirmektedir. Oysa mesele zayıflık değil, tamamlanmamışlıktır, yarım kalmışlıktır. Geçmişin acı vermesi aslında sessiz çığlıklar olarak kendini ortaya koymakta ve şöyle demektedir. “Beni daha fazla görmezden gelme, beni anla, beni tamamla ve bana artık kulak ver”
İyileşme süreci ise unutmakla ya da görmezden gelmekle değil, yüzleşmekle başlar. Ama bu yüzleşme, kendini suçlamak ya da geçmişte takılı kalmak kesinlikle değildir. Aksine, o an yaşanan duyguyu bugün anlayabilmek, o zamanki “kendine” şefkat gösterebilmektir. “Belki o an konuşacak kadar güçlü hissetmiyordun kendini, belki kimse kırılmasın diye içine attın ve bir türlü konuşamadın.”
Bugün ise o anlara dışarıdan bakabilecek bir bilince ve olgunluğa sahipsin. İşte tam bu noktada iyileşme süreci başlar.
Geçmişi değiştiremeyiz ama geçmişin bizde bıraktığı anlamı dönüştürebiliriz. O anıya yüklediğimiz duyguyu yeniden ele alabilir, kendimize daha adil bir yerden daha şefkatli ve makul bakabiliriz. Çünkü insan, yaşadıklarıyla değil; yaşadıklarını nasıl anlamlandırdığıyla şekillenir.
Son olarak; geçmişin acısı, aslında bir düşman değil; anlaşılmayı bekleyen bir hikâyedir. Ve o hikâyeye kulak verip anlamaya çalıştığında, acının yerini yavaş yavaş kabullenme alacaktır. Çünkü bazı şeyler zamanla geçmez. Yüzleştikçe, anlaşıldıkça ve kabullenildikçe geçer.