İnsanlık tarihinde en çok kaleme alınan kişi Efendimiz’dir (sas) ardından hiç tereddütsüz Hz. Ali gelir. Bu sadece son yüzyılın bir tespiti değil, ilk dönemlerde de böyledir. İmâm Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), “Ali b. Ebî Tâlib’in hayatı için nakledilenler o kadar çoktur ki başka hiçbir sahâbe için böyle bir nakil olmamıştır.” der.
Hz. Ali, milâdî 600 yılında, bazı rivayetlere göre Kâbe’de doğdu.[3] 661 yılında, 17 Ramazan gecesi yani Bedir zaferinin yıl dönümünde yaralandı; dört gün sonra, 21 Ramazan’da şehit oldu. Milâdî 61, hicrî 63 yıllık ömrüne sığdırdığı faziletlerle İslâm tarihinde eşine az rastlanır bir şahsiyet oldu.
Hz. Ali’nin sahip olduğu her bir özellik, başka bir sahâbîde bulunsa, başlı başına bir övünç kaynağı olurdu. Mesela biri vahiy kâtibi, yiğit bir asker, başarılı bir komutan, iyi bir idareci ya da âdil bir kadı olsa, bu tek vasıfla bile anılmaya değerdi. Kur’ân’ı güzel okuyan bir karî, onu iyi anlayan bir müfessir, hikmet sahibi bir âlim, Bey’atü’r-Rıdvan’a katılanlardan ya da Bedir, Uhud, Hendek gazilerinden biri olmak başlı başına bir şereftir. Allah’ın Aslanı, Haydar-ı Kerrâr, Murtazâ gibi unvanlar, ya da “Kerramallahu veçhe! /Allah yüzünü ikramlandırsın!” duası, Hz. Peygamber’in damadı ve amcaoğlu olması, nübüvvet neslini devam ettirmesi, ilk Müslümanlardan olması ve şehitlikle hayatını sonlandırması... Bütün bu nitelikler bir tek kişide toplanmışsa, o kişi ancak Hz. Ali olabilir. Böylesi bir bütünlük başka hiçbir sahâbîye nasip olmamıştır.
Hz. Ali’nin Efendimiz (sas) tarafından hem Mekke’de hem Medine’de kardeş ilan edilmesidir. Ensar ile muhâcir arasında kurulan kardeşlikte bile Resûlullah (sas), Ali’yi yine kendine saklamış ve “Sen benim dünya ve âhiret kardeşimsin!” buyurmuştur.
Bir yahudiyle yaşadıkları:
"Hz. Ali, Sıffîn Savaşı’na giderken yolda zırhını kaybetmişti. Harp bitip Kûfe’ye döndüğünde, zırhını bir Yahudi’nin elinde gördü. Yahudi’ye şöyle dedi:
'Bu benim zırhımdır. Onu ne birine sattım ne de hediye ettim.' Yahudi:
'Bu benim zırhımdır ve benim elimdedir.' dedi.
"Hz. Ali, isteseydi zırhı ondan hemen alabilirdi. Fakat kesin olarak kendisi haklı da olsa, meselenin hâkim önünde halledilmesini teklif etti:"
'O hâlde hâkime gidelim.' dedi. Birlikte hâkime gittiler.
"Hâkim, adaletiyle tanınan Kadı Şureyh idi. Hz. Ali huzura girdiğinde, hâkimin yanı başına geçip oturdu ve bu hareketinin sebebi olarak da:"
'Hasmım Yahudi olmasaydı elbette onunla aynı yerde otururdum. Fakat ben Resûlullah’tan, "Allah’ın onları küçülttüğü yerde siz de onları küçültün!" buyurduğunu işittim.' dedi.
Kâdı Şureyh, Hz. Ali’ye:
'Ey müminlerin emîri! Aranızdaki mesele nedir?' dedi. Hz. Ali:
'Şu Yahudi’nin elindeki zırh benim zırhımdır. Ben onu ne birine sattım, ne de hediye ettim.'
Meseleyi anlayan kadı, Hz. Ali’ye:
'Bu iddianı ispat edecek delilin var mı?' diye sordu. Hz. Ali:
'Evet, var; hizmetçim Kanber ve oğlum Hasan, bu zırhın benim olduğuna iki şahittir.' Kadı Şureyh:
'Oğulun baba için şehadeti caiz değildir.' dedi. Hz. Ali:
'Cennet ehli birinin şehadeti nasıl kabul olmaz? Ben Resûlullah’ın, "Hasan ve Hüseyin, cennet gençlerinin efendileridir." buyurduğunu işittim.' dedi.
"Neticede Şureyh, delil yetersizliğinden davayı Yahudi’nin lehine neticelendirdi. Bu büyük adalet karşısında Yahudi daha fazla dayanamadı ve şöyle demekten kendini alamadı:"
'Müminlerin emîri, beni hâkime götürdü, kendi tayin ettiği hâkim de kendi aleyhinde hüküm verdi. Ben şehadet ederim ki, bu din haktır. Ve yine ben şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed de onun Resûl’üdür. Bu zırh senindir. Devenden düşmüştü, ben de almıştım.'”
"Hz. Ali, bu neticeye çok sevindi: 'Mademki Müslüman oldun, ben de zırhı sana hediye ediyorum.' dedi."(Târihü’l-Hulefâ, s. 172)
Allah kendisinden razı olsun, bizleri de ashabın sevgisinden mahrum bırakmasın. amin