Bazen bir cümle gelir, insanın içine oturur.
Geçen gün okuduğum bir söz gibi: “İstemeyene yüzünü, duymak istemeyene sözünü süslemek…”
Ne kadar tanıdık değil mi?
Hepimiz hayatın bir yerinde bu hataya düşmüşüzdür. Hatta bazılarımız, fark etmeden bunu alışkanlık hâline getirmiştir. Değer görmediğimiz yerde daha çok kalır, yüzümüze dönmeyenlere daha çok yöneliriz. Sanki biraz daha uğraşırsak, biraz daha sabredersek her şey değişecekmiş gibi…
Oysa değişmez.
Atalar ne demiş: “İstemeyene dil dökme, kıymet bilmeyene gönül verme.”
İnsan bazen en büyük yanlışı burada yapar. Kendini zor olanın peşinde tüketir. Kolay olanı küçümser, samimi olanı sıradan görür. Oysa kapısını açan, seni bekleyen, sana değer veren insan oradadır. Ama sen gözünü, gönlünü başka yerlere kilitlemişsindir.
Bir tebessüm için kırk takla atmak… Bir “iyi ki varsın” duymak için kendinden vazgeçmek… Ve en acısı, bunu fark etmemek.
İnsan neden böyle yapar?
Belki de değer görmekten çok, değer kazanmaya çalışır. Sevilmekten çok, sevdirmeye uğraşır kendini. Oysa sevgi dilencilik kaldırmaz. İlgi, zorla alınmaz. Değer, ısrarla kazanılmaz.
Kabul etmek zor ama gerçek şu: Seni görmek istemeyen, zaten görmeyecektir. Seni duymak istemeyen, en güzel cümleyi kursan da duymayacaktır.
O yüzden belki de en doğru hareket geri çekilmektir.