Bazı ibadetler vardır…
Hac ve umre gibi.
Bir kafileye şöyle uzaktan bakın, sahne çok değişmez.
Elde bir çanta…
Çantanın içinde adeta küçük bir eczane.
Tansiyon ilacı ayrı, şeker ilacı ayrı, kalp ilacı ayrı.
Hatta bazıları poşetle taşır, “ya lazım olursa” diye.
İnsan bir yandan gülümsüyor,
ama bir yandan da şu soru takılıyor aklına:
Biz bu işi biraz geciktirmiş olabilir miyiz?
Yanlış anlaşılmasın.
O insanlar o yola ömürlerini vererek geliyor.
Hak ederek geliyor.
Ama mesele şu:
Bu yolculuk sadece “varmak” değil, “yaşamak” yolculuğu.
Biraz yakından bakalım.
Sabah programı başlıyor.
Rehber anlatıyor, grup ilerliyor.
Ama kafilenin bir kısmı geride kalıyor.
Kimisi “biraz dinleneyim” diyor,
kimisi “ilaç saatim geldi” diye kenara çekiliyor,
kimisi tempoya yetişemiyor.
Bir bakıyorsun program yarım kalmış,
bir bakıyorsun grup eksilmiş.
Kaybolanlar zaten klasik…
Her kafilede bir “nerede bu amca?” telaşı.
Gülümsetiyor mu? Evet.
Ama düşündürüyor da.
Çünkü hac da umre de sadece ibadet değil, aynı zamanda bir tempo.
Yürüyeceksin, bekleyeceksin, sabredeceksin.
Kalabalıkla mücadele edeceksin.
Uykusuz kalacaksın.
Yorulacaksın ama devam edeceksin.
Şimdi soralım:
Bu yolculuk en çok hangi yaşta hakkını verir?
Cevap basit.
Gençken.
Ama biz ne yapıyoruz?
Hayatın en diri zamanını başka şeylere ayırıyoruz.
Sonra dönüp diyoruz ki: “Artık gideyim.”
Gidiyoruz…
Ama bu kez yol bizi taşıyor, biz yolu değil.
İşin aslı şu:
Bu sadece bireysel bir tercih değil.
Yıllar içinde oluşmuş bir kabulle yaşıyoruz.
Hac ve umre, sanki “yaş ilerleyince yapılır” diye içimize yerleşmiş.
Kimse bunu zorla öğretmedi belki ama anlatılanlarla, ertelenenlerle, hatta susulanlarla bu düşünce büyüdü.
Böyle olunca gençlik hep bekleme odasına dönüştü.
Oysa mesele tam tersi.
Bu ibadeti yıllardır “yaşlılık işi” gibi anlatıyoruz.
Gençlere de farkında olmadan şunu söylüyoruz:
“Senin daha vaktin var.”
Yok aslında.
Tam zamanı.
Genç giderse yürür.
Programı da bitirir, kalabalığa da dayanır.
İbadeti daha derin yaşar.
Çünkü hem zihni hem bedeni hazırdır.
Ama bunun için sadece istemek yetmez.
Yolu da açmak gerekir.
Maddi kolaylık sağlanmalı.
Gençlere özel imkanlar sunulmalı.
Belki ayrı kafileler, belki daha esnek programlar…
Bir de şu var, en az bunun kadar önemli:
Gençleri korkutmamak lazım.
Daha gitmeden bir sürü yasak, bir sürü “şöyle olmaz, böyle olmaz” yüklenince,
yol gözlerinde büyüyor.
Oysa bırak gitsin.
Görsün.
Yaşasın.
Sonrası…
O zaten Allah ile kul arasında.
İşte belki o zaman bazı ibadetler yorgunluğa kalmaz.
Emekli olunca değil, insanın kendini en güçlü hissettiği zamanda seçilir.
Çünkü bazı yollar var…
Geç kalınca yine gidiliyor.
Ama aynı yürünmüyor.