Mevlânâ ne güzel söylemiş:
“Dıştaki kibir, içteki fakirliğin eseridir.”
İnsan bazen kendini yüksekten konuşurken bulur. Sesini biraz fazla yükseltir, cümlelerini biraz daha sert kurar, herkesi küçültürken kendini büyüttüğünü sanır. Oysa orada büyüyen bir şey yoktur. Orada sadece örtülmeye çalışılan bir boşluk vardır.
Kendinden emin insan bağırmaz.
Gerçekten güçlü olan, gücünü ispatlama telaşına düşmez.
Kendini bilenin vitrini olmaz, gösterişe ihtiyacı da yoktur.
Ama içi yoksul olan…
İşte o, sürekli anlatır kendini.
Başardıklarını, unvanlarını, çevresini, gücünü.
Çünkü sustuğu an, içindeki sessizlikle yüzleşmek zorunda kalır.
Kibir çoğu zaman bir zırhtır.
Korkuların üstüne geçirilmiş kalın bir kabuk.
İçeride ne kadar eksik varsa, dışarı o kadar fazla taşar.
O yüzden bazı insanlar her ortamda en çok konuşur ama en az şey söyler.
En çok övünenler, aslında en çok onaya muhtaç olanlardır. En yukarıdan bakanlar, en derin boşluğu taşır içinde.
Mevlânâ’nın sözü işte buraya dokunur.
Kibir bir güç göstergesi değil, bir yoksunluk işaretidir. Ve insan, içini zenginleştirmeden dışını parlatmaya çalıştıkça ne kendini doyurabilir ne de başkasına iyi gelir.
Belki de mesele şudur: İnsan önce içini onarmalı. Merhametle, edep ile, biraz susarak, biraz dinleyerek… Çünkü içi dolu olanın bağırmaya ihtiyacı yoktur. Kimseyi ezmeden de ayakta durabilir. Onun sessizliği bile konuşur, çünkü bilir ki ağırlık sesle değil, duruşladır.