?>

RUH SAĞLIĞININ KARANLIK GEÇMİŞİ

Melek Barış

10 saat önce

Gece sosyal medyada dolaşırken önüme bir yazı düştü. Okudukça durdum, tekrar okudum. Bir insanın ruhunu iyileştirmek için ona neler yapıldığını görünce gerçekten hayretler içinde kaldım.
Bugün psikiyatri dediğimiz alan, artık bilimsel yöntemlerle, terapiyle, ilaçla, insanı incitmeden tedavi etmeye çalışıyor. Ama geçmişe baktığınızda işin rengi bambaşka.
Bir zamanlar ruhsal hastalıkları tedavi etmek için insanları buz gibi suya sokmuşlar. Kanlarını almışlar. Saatlerce dönen sandalyelere bağlayıp bayıltana kadar çevirmişler. Şiddet uyugulamışlar. Düşünün… Acıyı azaltmak için değil, acıyla iyileştireceklerini sanarak.
Sonra daha korkuncu gelmiş.
Lobotomi…
Sadece kelimeyi duyunca bile insanın içi ürperiyor. Beynin ön kısmıyla bağlantıyı keserek insan davranışlarını kontrol etmeye çalışmışlar. Amerika’da Walter Freeman adlı bir doktor, ameliyathane bile kullanmadan, anestezi yapmadan, göz çukurundan soktuğu metal bir aletle insanların beynine müdahale etmiş.
Birkaç dakika sürüyormuş.
Sonrası mı?
Bir ömür süren sessizlik…
İnsanlar konuşamaz hale gelmiş. Duygularını kaybetmiş. Kendi benliklerinden kopmuş. Yaşıyorlar ama yaşamıyorlar gibi…
En sarsıcı tarafı ne biliyor musunuz?
Bu yöntemi geliştiren Egas Moniz’in Nobel Ödülü alması.
Demek ki bazen dünya, alkışladığı şeyin ne kadar korkunç olduğunu yıllar sonra anlayabiliyor.
Aslında bu hikaye sadece tıbbın hikayesi değil. İnsanlığın da hikayesi.
Çünkü tarih boyunca insanlar, anlamadıkları şeyden korkmuş. Korktuklarını da bastırmaya çalışmış. Ruh sağlığı da yıllarca böyle görülmüş. “Farklı” olanı iyileştirmek yerine susturmak istemişler.
Bugün hala psikolojik destek alan insanlara tuhaf gözle bakanlar var. “Deli misin?” diye küçümseyenler var. Oysa insanın ruhu da beden gibi yorulur, kırılır, yaralanır.
Ama en azından artık kimseyi sandalyeye bağlayıp döndürmüyorlar.
Kimsenin beynine buz kıracağı sokulmuyor.
Ve bu bile insanlığın uzun karanlık yolculuğunda önemli bir mesafe.
Yazının sonunda Shutter Island filminden bir cümle vardı: “Bir canavar olarak yaşamak mı, yoksa iyi bir adam olarak ölmek mi daha iyidir?”
Ben o sorudan çok başka bir şeyi düşündüm.
İnsan gerçekten neyle iyileşiyor? Sadece bilgiyle mi? Yoksa sadece merhametle mi?
Galiba ikisi birbirinden ayrı olduğunda ortaya felaket çıkıyor.
Çünkü bilgi, vicdanla birleşmediğinde insanı kurtarmak yerine onu bir deney nesnesine çevirebiliyor. Geçmişte yapılan o korkunç uygulamaların çoğu da aslında “bilim adına” yapıldı. İnsan beynini anlamaya çalışırken insan ruhunu unuttular. Tedavi etmek isterken kişilikleri yok ettiler.
Ama sadece merhamet de yetmiyor. Bazen iyi niyet, bilgi olmadan insanı yanlışın içine sürükleyebiliyor. “İyileştirmek istiyorum” diyerek daha büyük yaralar açılabiliyor.
Asıl mesele belki de şurada: Bilgi insana ne yapılacağını öğretir, merhamet ise nasıl yapılacağını…
Biri aklı temsil eder, diğeri vicdanı.
Ve insanlık tarihi bize şunu gösterdi. Aklın vicdansız hali de, vicdanın bilgisiz hali de tehlikeli.
Bugün modern tıbbın geldiği nokta aslında bunun kabulüdür. Artık hastaya sadece “vaka” gibi bakılmıyor. İnsanın korkusu, geçmişi, travması, sessizliği bile tedavinin bir parçası sayılıyor.
Çünkü insan sadece etten ve kemikten oluşmuyor. Bazen bir cümle iyileştiriyor. Bazen anlaşılmak…
Kim bilir, belki de insan ruhu, kendisine zarar vermeden dokunabilen eller arıyordu bütün o karanlık yıllar boyunca.
YAZARIN DİĞER YAZILARI