3 Mayıs’ın “Dünya Özgür Basın Günü” olarak kutlandığını, o gün gelen mesajlar olmasa belki de fark etmeyecektim. Çok sayıda arkadaş, dost, takipçi ve okuyucu iyi niyetle bugünü kutladı. Ancak itiraf etmek gerekir ki, artık hayatımızda öyle çok “özel gün” var ki, hangisinin gerçekten anlam taşıdığını, hangisinin sadece takvimde yer kapladığını ayırt etmekte zorlanıyoruz. Hele ki söz konusu olan “özgür basın” gibi büyük ve iddialı bir kavramsa, bu kutlamalar insanın içinde buruk bir his bırakıyor.
Çünkü “özgür basın” ifadesi, kulağa hoş gelse de, sahada karşılığını bulmakta zorlanan bir gerçekliği hatırlatıyor. Türkiye’nin herhangi bir yerinde, hatta Batman gibi yerel ölçekte bile, gazetecilerin gördüklerini, duyduklarını, tanık olduklarını olduğu gibi yazabildiğini söylemek kolay değil. Birçok gazeteci neyi yazıp neyi yazamayacağını, hangi cümlenin nasıl anlaşılacağını, hangi haberin nasıl sonuçlar doğuracağını düşünerek hareket etmek zorunda kalıyor. Bu durum da doğal olarak mesleğin özündeki “özgürlük” kavramını zedeliyor.
Geçmişte yaşanan bazı örnekler, bu gerçeği daha net ortaya koyuyor. Özellikle 15 Temmuz sonrasında oluşan atmosferde, basın üzerinde hissedilen baskı daha görünür hale gelmişti. O dönemde sadece haber yapmak ya da yorum yazmak bile kimi zaman ciddi sonuçlar doğurabiliyordu. Gazeteciler uyarılıyor, haberlerin içeriği sorgulanıyor, hatta yapılan bazı yayınlar nedeniyle insanlar kolaylıkla hedef haline getirilebiliyordu.
Bu süreçte yaşanan çarpıcı bir anı, aslında meselenin ne kadar hassas olduğunu gözler önüne seriyor. İlimizde görev yapan üst düzey bir yöneticinin, bir gazete yetkilisini arayıp “sizde vatan haini var mı?” diye sorması, ilk bakışta şaşırtıcı gibi görünse de, dönemin ruh halini anlamak açısından oldukça önemli. Gazete yöneticisinin verdiği cevap ise hem ironik hem de düşündürücü: “Bizde vatan haini yok ama varsa da o benim.” Bu diyalog, basının içinde bulunduğu psikolojiyi anlatmak için başlı başına yeterli.
Daha da dikkat çekici olan ise bu sorunun arkasındaki gerekçeydi. Aynı gazetenin bir hafta içinde iki ayrı hırsızlık haberi yapmış olması, yöneticinin tepkisini çekmiş ve bu tür haberlerin “hainlik” olarak nitelendirilebileceği ifade edilmişti. Oysa gazeteciliğin en temel görevlerinden biri, toplumda yaşanan olumsuzlukları kamuoyuna aktarmaktır. Hırsızlık gibi bir olayın haber yapılması, kamu yararının bir gereğidir. Ancak o dönemde bu tür haberler bile farklı anlamlara çekilebiliyor, gazeteciler haksız ithamlarla karşı karşıya kalabiliyordu.
Bu tür yaklaşımlar, sadece birkaç kişiyi değil, mesleğin genelini etkileyen bir atmosfer oluşturdu. Birçok gazeteci ya işini kaybetti, ya da mesleğini icra ederken sürekli bir baskı altında hissetmeye başladı. Kimi zaman yazılan bir haber, yapılan bir yorum, bir kişinin “kara deftere” yazılması için yeterli görülebiliyordu.
Böyle bir ortamda “özgür basın”dan söz etmek ne kadar mümkün, bunu sorgulamak gerekiyor.
Bugün gelinen noktada da tablo çok farklı değil. Günlük hayatta karşılaştığımız basit sorunları bile dile getirmek, zaman zaman riskli bir hal alabiliyor. Örneğin yağışlar sonrası bozulan yolları, sökülen asfaltları, çökme riski taşıyan bölgeleri yazmak; yapılan işlerdeki eksiklikleri eleştirmek, her zaman olumlu karşılanmayabiliyor. Oysa bunlar, vatandaşın doğrudan yaşamını etkileyen konular ve gazeteciliğin tam da bu noktada devreye girmesi gerekiyor.
Bir gazeteci, görevini yerine getirirken sadece gerçeği yazmakla yükümlüdür. Ancak bu görev, eğer sürekli bir endişe ve baskı hissiyle yapılmak zorunda kalıyorsa, ortada ciddi bir sorun var demektir. Bu nedenle 3 Mayıs gibi günlerde yapılan kutlamalar, çoğu gazeteci için içi boş bir temenniden öteye geçemiyor. Hatta kimi zaman bu kutlamalar, yaşanan gerçeklerle çeliştiği için ironik bir anlam kazanıyor.
Belki de bu yüzden, “Özgür Basın Gününüz kutlu olsun” demek yerine, “Allah sizi korusun” demek daha anlamlı geliyor. Çünkü sahada çalışan, haber peşinde koşan, gördüğünü yazmaya çalışan gazeteciler için en büyük ihtiyaç, çoğu zaman gerçekten de korunmak oluyor. Mesleğini layıkıyla yapmaya çalışan insanların böyle bir temenniye ihtiyaç duyması ise üzerinde düşünülmesi gereken ayrı bir mesele.
Sonuç olarak, basın özgürlüğü sadece takvimlerde yer alan bir günle sınırlı kalmamalı. Bu kavramın gerçek anlamda hayata geçmesi, gazetecilerin korkmadan, baskı hissetmeden, sadece kamu yararını gözeterek görevlerini yapabilmeleriyle mümkün olur. Aksi halde yapılan kutlamalar, gönderilen mesajlar ve iyi dilekler, gerçeğin üzerini örten birer formalite olarak kalmaya devam eder.
Bizler ise bu günleri kutlamayı çoktan unutmuş durumdayız. Hoşça kalınız.